11 Nisan 2014 Cuma

SORUMLULUĞA SORUMLULUK

          
                                                     Sorumluluğa Sorumluluk

            Sorumluluk hissi önemli bir histir. Yani herşey bir yana kainat olgusu içinde kişiye verilen sorumluluk aslında kişi için en önemli olan şeydir. Kişi bunu anlasa da anlamasa da aslında yaşam o muhteşem yansımanın bir sonucunda aynadaki görüntünün asıl olmadığı halde aslı taşımasıdır. Yani bir anlamda aslın en yakın ilizyonudur. Ve bu nedenle kişi o muhteşemliğin yansıması olarak sorumluluğunu vücuda endeksli bir biçimde kendi kendini ezel ve ebet çizgisinden ayrılmış olma farkındalığında yerine getirmelidir. Zaten istemese de ve fark etmese de getirmektedir. Sorumluluk ancak sorumluluk alanı içinde sorumluluk olduğu gibi sorumluluk o sorumluluğu taşıma kapasitesi ile de bağlantılı bir gerçekliktir. Her seviyenin algısı aslında algı kapasitesine göredir. Ancak bu kapasite değerlendirildiğinde algı seviyesi bir öteye doğru hareket eder.  Bu kapasitenin yerli yerinde kullanılması aslında kapasitenin kullanılması demektir ki, bu da kendi içinde tamlığı gerektirir.  Yani her tamlığın bir tam olma zamanı vardır. O da an içinde mevcuttur. Yalnız an farkındalık içinde ancak andır. Bu önemlidir. Neden? Çünkü Yaratan'a en yakın suret Efendmiz Mesih İsa'da ifşa olunan "oğulluk" yani "insan-ı kamil'in doruğu" suret vazifesi dahi "o an hakkında bilgi sahibi değildir". Bunun yegane sebebi yansımanın şekle tabi olması gerçeğindedir. Çünkü orada Yaratan ve yaratılan arasında bir ayrışma söz konusudur. Ve ezel ve ebet çizgisi kesilmiştir. İşte bu çizgi kesikliğinde eğer kişi bu çizginin içini tam dolduramazsa yani çizginin olması gereken noktasından önce hareket eder ya da hareket edilmesi icap eden noktasında durursa işte o noktada kişi "suret vasfını" ve dolayısı ile "kahin" sıfatını kaybeder. Yani burada iki uç noktada kendini gösterme gibi bir gaflete kapılmış olur ki, Levililer bölümündeki Harun'un oğullarının bir Yaratan'ın ateşi dışında ateş sunmaları bu hükümdendir. Yani henüz hareket etmeleri gerekmediği bir noktada sorumluluklarını sorgusuzca kullanıp hareke etmişlerdir. Diğer tarafta yine yazılara bakacak olursak Elçilerin İşlerinde anlatıldığı gibi Hananya ve Safira ise hareket etmeleri gereken yerde hareket etmeyerek bulundukları noktada sorumluluklarını bir türlü yerine getirememişler ve kendi benlikleri içinde yine benliklerinden bir ateş kullanarak ruhsal ölümün karanlıklarında kaybolup gitmişlerdir. Kısaca konuyu yeniden özetlemek gerekirse sorumluluğa sorumlulukta daima  iki uç kendini göstermekte ve bunlardan daima uzak durulması gerekmektedir. Bunlardan bir tanesi" bulunulan noktanın henüz hakkım olup olmadığı sorgulamasından geçirilmeden hakkım olduğuna benliğin kanaat getirmesidir". Yukarıda da örneğini verdiğimiz gibi burada tamamen bir "ön hareketlilik" hali vardır. Yani esas olan "anında müdahale" kabili  yaşama yaklaşım yoktur. Bu hareketlilik olması gerekenden önce bir hareketliliktir, niyet iyidir. Fakat "olma sanısı farkında olma sanısı ile birleşerek" içinde henüz olmam ve farkında olmamayı getirmektedir. Ve bulunulması gereken noktada henüz bulunulmadan., bulunulacak o noktanın adımı atılır. Evet, elbette bulunulan nokta, bulunulması gereken noktadır. Ama bir sonraki nokta ancak bu noktanın kapasitesinin, hakkının tam verilmesi sonrasındaki noktadır. Ve elbette bulunulması gereken her bir noktada bir lütuf ve bu lütfu karşılayanda muhakkak bir hak vardır. Fakat sistem içinde aşikar görüldüğü gibi Yaratan'la form eşitliğini "hak saymama" kavramı aslında "bereketi" yere çekendir.  Zaten Mesih seviyesini de en doruğa çeken algı ve hareket budur. Çünkü bu konumda "hak sahibi olmak" aslında olmadığının farkında olmayı algılamaktadır. Ancak bu durumda "hak sahipliği" bir değerdir. Olmaması farkındalığında olması arzusu ve olmayanı edinme için hak edecek bir hareketlilik hali ve bu hal  ancak kişinin elindekinin değerini maddenin sınırlı algısında bize göstermiş olacaktır. Ama bu durum yaşanmalıdır ki, hak iddiası kendi yerini tam yerinde bulabilsin. Ve böylelikle bunu hak edecek bir şeyde yerine getirilmiş olacaktır. Aksi takdirde adım gelmeden önce farkında olmadan adım atma ruhsal ölüme nedendir. Bu adeta bir  başka anın ateşi ile anı ateşlemektir. Bir diğer tarafta ise kişinin kainat içine bulunduğu noktada kendine hiç bir pay, hiç bir hak görmemesi, görememesidir. Bu hiçlikte hiç olmak anlamında değildir. Bu aslında kainatta bulunan noktanın ışımasını, hazzını yitirmiş olma, hareketsizliği kendine yaşam edinme halidir. Burada kul kendini ezik görmeyi adeta kutsallık addetmekte fakat işin aslında sorumluluğu kendinden başka herkese yüklemekte ve "benlik için alma arzusunda" kendini kendine kitlemektedir. Ve bu hal içinde  hatta daha ileri gidip yaşamda, verilende hiç  bir hakkın olmadığını iddia etmektir .İşte bu noktada yani böyle bir söylemin ortasında tamamen kişi kendini bulunduğu noktanın içinde, ama bulunduğu noktanın dışına iter. Yani bu durumda adeta tamamen bir durma noktası söz konusudur. Bu durma da aslında yine bir ön hareketlilik halidir ama bu kez durmaya hareketlilik halidir, durulması gereken noktadan önce durulmasıdır. Yani bir tarafta hareket edilmesinden önce hareket, kişinin kainat içindeki suret sorumluluğunu riske atar, bir diğer tarafta da durulması gereken noktadan önce kişinin durması yine kişinin kainat içindeki suret sorumluluğunu riske atar. Her iki durumda aslında bir diğerinin adeta tam zıttı olmakla birlikte her iki durumunda getirdiği sonuç ne yazık ki aynı sonuçtur. Bu elbette sorumlulukta bir ölüm anlamına gelmektedir. O zaman üstün bedende açılması elbette düşünülemez ve o zaman insan sadece yaratılmışlığı içinde sadece doğal insan haliyle yani bedenden doğan hükmünde bir yaşam sürdürüp duracaktır. Çünkü bir an önce hareket ya da bir an önce durma her ikisinde de bir "hak etme" sorunu ortaya çıkarmaktadır. Örneğin; kurtuluş için "hak edilecek" bir husus vardır. Bu kişinin "kendi beni için alma arzusu" gerçeğidir. Şimdi bu hususta bu kişinin "farkındalık" içinde olması esastır. Yani kişi "farkındalıkla" ve sonra bu durumundan dönmesi yani kararlı bir biçimde "dönüşüme" kendini teslim etmesi ve yine aynı kararlılıkla üstü alta çekmesi "hükümranlığı" her güne edinmesi ile ve dolayısı ile Mesih'i giyinip gönenmesi, yaşama edinmesi ile bunu "hak edecek" bir hareketlilik haline girmelidir. Bütün bunlarda hem hareket etmesi gereken yerde hareket etmekte hem de durulması gereken yerde durmaktadır. Yani ışığı alırken belli bir durdurma ile kendi benliği üzerine ışığı vurdurmakta ve oluşturduğu kap ile de o ışığı olabildiğince kendisine indirgemektedir. Karşılıksız lütuf zaten böylesi bir ışığın sunulmasıdır. Bu Ruh'ta uyandırış ve Mesih'te bir Mesih gönlü olması ile zaten hazırlanmış bir sunudur.Ama bu sununun tam anlamı ile yaşamı "bol yaşama" dönüşmesi için doğal olarak bu "bol yaşam" hak edilebilecek bir hale gelmelidir. Kurtuluş işlerle değildir ama işler kurtuluş içinde yerli yerinde devamlılıkla Mesih'in önderliğinde bizleri "suret sorumluğunu" sürekli hale getirecek olmazsa olmazlardır. Bunun için yapılması gereken en önemli mesele kendi köprü vazifemizin bilincinde olunmasıdır. Bu köprü vazifesinde aslında normal bir köprünün kendi üzerinde taşıyabileceği taşıtlar için bir kapasitesi vardır. Esas mesele öncelikle bu kapasiteyi yerli yerinde kullanabilmektir. Bunun için köprü her zaman bakım içinde bir döngüye teslimdir. Çünkü kapasite kaldırma gücü bir direnç demektir. Nüfus artması ve taşıtların çoğalması eğer kapasite hazır değilse sonunda köprüyü göçertecek bir olgudur. O zaman burada durup düşünmek gerekmektedir. Bizler Mesih'te edindiğimiz mana yolu seviyesinde Yaratan'a ilerlerken ışığımızın sürekliliği için her şeyden önce şu an içinde bulunduğumuz kapasiteyi tam anlamı ile kaldırır bir pozisyonda olmamız esastır. Bunun için tam randıman elimizdeki bütün verileri ve elimizdeki bütün sonuçları bir arada kapasitemizin en üst noktasına ulaşıncaya dek kullanmamız esas olmalıdır. Stres nedir? Stres işte bu kapasitenin farkında olmaksızın köprünün taşıma gücünü zorlayıp durmaktır. Ve bu noktada kapasitenin kaldırmadığını fark etmek ve bu veriye göre kapasiteyi geliştirme çabası yerine aynı kapasite de çıta yükseltmeye çalışırız. İşte bu çıta yükseltmek aslında kendi içinde bizim ateşi bir başka yerden bize taşımamız demektir ki, bu da ölümdür. O nedenle bir tarafta kendi yaşam sorumluluğumuz bir tarafta bizden çıkan her tür yaşam enerjisinin etrafa saçtığı olumlu ya da olumsuz ışınların etkisi aslında bunların tamamı bizim kendi sorumluluğumuzdur. O zaman bizler bu sorumluluklardan ya da çevremizde olumsuzluklarını gördüğümüz bir çok olaydan kendimizi sorumlu tutmadan çıkmamız mümkün değildir. Herkes bulunduğu konum ve bulunduğu kapasite içinde önce kendi sorumluluğunu yerli yerinde değerlendirmeyi bilmek zorundadır. Bu yaşam teknolojisi Yaratan'a benzeme Mesih'i Ruh'ta ifşa etme teknolojisidir. Çünkü böylesi bir mesuliyet algı ve anlayışında eldeki her değer değerdir. Bana verilen verilendir. Sorulması gereken soru bana verileni ben gerçekten hak ediyor muyum? Yani verilen sunudur, lütuftur. Yaratan'da Mesih bir lütuftur, sunudur. Mesih'te Ruh'un rehberliğinde kurtuluş bir lütuftur, sunudur. Peki, ben bu lütfu gerçekten hak ediyor muyum? Mesih İsa'da bizlere sunulan diriliş gerçekten muhteşem bir geçiştir. Yani sorumluluğu yerli yerinde değerlendirilmesine mani olacak "bu lütfu hak ettim zaten" ile "bu lütfu hak etmiyorum" şeklinde iki uç soruyu soran bedenden doğmayı terk etmek ve ruhtan doğmaya yeniden doğmak, yeniden dirilmektir.