Sorumluluğa
Sorumluluk
Sorumluluk hissi
önemli bir histir. Yani herşey bir yana kainat olgusu içinde kişiye verilen
sorumluluk aslında kişi için en önemli olan şeydir. Kişi bunu anlasa da
anlamasa da aslında yaşam o muhteşem yansımanın bir sonucunda aynadaki
görüntünün asıl olmadığı halde aslı taşımasıdır. Yani bir anlamda aslın en
yakın ilizyonudur. Ve bu nedenle kişi o muhteşemliğin yansıması olarak
sorumluluğunu vücuda endeksli bir biçimde kendi kendini ezel ve ebet
çizgisinden ayrılmış olma farkındalığında yerine getirmelidir. Zaten istemese
de ve fark etmese de getirmektedir. Sorumluluk ancak sorumluluk alanı içinde
sorumluluk olduğu gibi sorumluluk o sorumluluğu taşıma kapasitesi ile de
bağlantılı bir gerçekliktir. Her seviyenin algısı aslında algı kapasitesine
göredir. Ancak bu kapasite değerlendirildiğinde algı seviyesi bir öteye doğru
hareket eder. Bu kapasitenin yerli
yerinde kullanılması aslında kapasitenin kullanılması demektir ki, bu da kendi
içinde tamlığı gerektirir. Yani her
tamlığın bir tam olma zamanı vardır. O da an içinde mevcuttur. Yalnız an
farkındalık içinde ancak andır. Bu önemlidir. Neden? Çünkü Yaratan'a en yakın
suret Efendmiz Mesih İsa'da ifşa olunan "oğulluk" yani "insan-ı
kamil'in doruğu" suret vazifesi dahi "o an hakkında bilgi sahibi
değildir". Bunun yegane sebebi yansımanın şekle tabi olması gerçeğindedir.
Çünkü orada Yaratan ve yaratılan arasında bir ayrışma söz konusudur. Ve ezel ve
ebet çizgisi kesilmiştir. İşte bu çizgi kesikliğinde eğer kişi bu çizginin
içini tam dolduramazsa yani çizginin olması gereken noktasından önce hareket
eder ya da hareket edilmesi icap eden noktasında durursa işte o noktada kişi
"suret vasfını" ve dolayısı ile "kahin" sıfatını kaybeder.
Yani burada iki uç noktada kendini gösterme gibi bir gaflete kapılmış olur ki,
Levililer bölümündeki Harun'un oğullarının bir Yaratan'ın ateşi dışında ateş
sunmaları bu hükümdendir. Yani henüz hareket etmeleri gerekmediği bir noktada
sorumluluklarını sorgusuzca kullanıp hareke etmişlerdir. Diğer tarafta yine
yazılara bakacak olursak Elçilerin İşlerinde anlatıldığı gibi Hananya ve Safira
ise hareket etmeleri gereken yerde hareket etmeyerek bulundukları noktada
sorumluluklarını bir türlü yerine getirememişler ve kendi benlikleri içinde
yine benliklerinden bir ateş kullanarak ruhsal ölümün karanlıklarında kaybolup
gitmişlerdir. Kısaca konuyu yeniden özetlemek gerekirse sorumluluğa
sorumlulukta daima iki uç kendini
göstermekte ve bunlardan daima uzak durulması gerekmektedir. Bunlardan bir
tanesi" bulunulan noktanın henüz hakkım olup olmadığı sorgulamasından geçirilmeden
hakkım olduğuna benliğin kanaat getirmesidir". Yukarıda da örneğini
verdiğimiz gibi burada tamamen bir "ön hareketlilik" hali vardır.
Yani esas olan "anında müdahale" kabili yaşama yaklaşım yoktur. Bu hareketlilik
olması gerekenden önce bir hareketliliktir, niyet iyidir. Fakat "olma
sanısı farkında olma sanısı ile birleşerek" içinde henüz olmam ve farkında
olmamayı getirmektedir. Ve bulunulması gereken noktada henüz bulunulmadan.,
bulunulacak o noktanın adımı atılır. Evet, elbette bulunulan nokta, bulunulması
gereken noktadır. Ama bir sonraki nokta ancak bu noktanın kapasitesinin,
hakkının tam verilmesi sonrasındaki noktadır. Ve elbette bulunulması gereken
her bir noktada bir lütuf ve bu lütfu karşılayanda muhakkak bir hak vardır.
Fakat sistem içinde aşikar görüldüğü gibi Yaratan'la form eşitliğini "hak
saymama" kavramı aslında "bereketi" yere çekendir. Zaten Mesih seviyesini de en doruğa çeken
algı ve hareket budur. Çünkü bu konumda "hak sahibi olmak" aslında
olmadığının farkında olmayı algılamaktadır. Ancak bu durumda "hak
sahipliği" bir değerdir. Olmaması farkındalığında olması arzusu ve
olmayanı edinme için hak edecek bir hareketlilik hali ve bu hal ancak kişinin elindekinin değerini maddenin
sınırlı algısında bize göstermiş olacaktır. Ama bu durum yaşanmalıdır ki, hak
iddiası kendi yerini tam yerinde bulabilsin. Ve böylelikle bunu hak edecek bir
şeyde yerine getirilmiş olacaktır. Aksi takdirde adım gelmeden önce farkında
olmadan adım atma ruhsal ölüme nedendir. Bu adeta bir başka anın ateşi ile anı ateşlemektir. Bir
diğer tarafta ise kişinin kainat içine bulunduğu noktada kendine hiç bir pay,
hiç bir hak görmemesi, görememesidir. Bu hiçlikte hiç olmak anlamında değildir.
Bu aslında kainatta bulunan noktanın ışımasını, hazzını yitirmiş olma,
hareketsizliği kendine yaşam edinme halidir. Burada kul kendini ezik görmeyi
adeta kutsallık addetmekte fakat işin aslında sorumluluğu kendinden başka
herkese yüklemekte ve "benlik için alma arzusunda" kendini kendine
kitlemektedir. Ve bu hal içinde hatta
daha ileri gidip yaşamda, verilende hiç bir
hakkın olmadığını iddia etmektir .İşte bu noktada yani böyle bir söylemin
ortasında tamamen kişi kendini bulunduğu noktanın içinde, ama bulunduğu
noktanın dışına iter. Yani bu durumda adeta tamamen bir durma noktası söz
konusudur. Bu durma da aslında yine bir ön hareketlilik halidir ama bu kez
durmaya hareketlilik halidir, durulması gereken noktadan önce durulmasıdır.
Yani bir tarafta hareket edilmesinden önce hareket, kişinin kainat içindeki
suret sorumluluğunu riske atar, bir diğer tarafta da durulması gereken noktadan
önce kişinin durması yine kişinin kainat içindeki suret sorumluluğunu riske
atar. Her iki durumda aslında bir diğerinin adeta tam zıttı olmakla birlikte
her iki durumunda getirdiği sonuç ne yazık ki aynı sonuçtur. Bu elbette
sorumlulukta bir ölüm anlamına gelmektedir. O zaman üstün bedende açılması
elbette düşünülemez ve o zaman insan sadece yaratılmışlığı içinde sadece doğal
insan haliyle yani bedenden doğan hükmünde bir yaşam sürdürüp duracaktır. Çünkü
bir an önce hareket ya da bir an önce durma her ikisinde de bir "hak
etme" sorunu ortaya çıkarmaktadır. Örneğin; kurtuluş için "hak
edilecek" bir husus vardır. Bu kişinin "kendi beni için alma
arzusu" gerçeğidir. Şimdi bu hususta bu kişinin "farkındalık"
içinde olması esastır. Yani kişi "farkındalıkla" ve sonra bu
durumundan dönmesi yani kararlı bir biçimde "dönüşüme" kendini teslim
etmesi ve yine aynı kararlılıkla üstü alta çekmesi "hükümranlığı" her
güne edinmesi ile ve dolayısı ile Mesih'i giyinip gönenmesi, yaşama edinmesi
ile bunu "hak edecek" bir hareketlilik haline girmelidir. Bütün
bunlarda hem hareket etmesi gereken yerde hareket etmekte hem de durulması
gereken yerde durmaktadır. Yani ışığı alırken belli bir durdurma ile kendi
benliği üzerine ışığı vurdurmakta ve oluşturduğu kap ile de o ışığı
olabildiğince kendisine indirgemektedir. Karşılıksız lütuf zaten böylesi bir
ışığın sunulmasıdır. Bu Ruh'ta uyandırış ve Mesih'te bir Mesih gönlü olması ile
zaten hazırlanmış bir sunudur.Ama bu sununun tam anlamı ile yaşamı "bol
yaşama" dönüşmesi için doğal olarak bu "bol yaşam" hak
edilebilecek bir hale gelmelidir. Kurtuluş işlerle değildir ama işler kurtuluş
içinde yerli yerinde devamlılıkla Mesih'in önderliğinde bizleri "suret
sorumluğunu" sürekli hale getirecek olmazsa olmazlardır. Bunun için
yapılması gereken en önemli mesele kendi köprü vazifemizin bilincinde
olunmasıdır. Bu köprü vazifesinde aslında normal bir köprünün kendi üzerinde
taşıyabileceği taşıtlar için bir kapasitesi vardır. Esas mesele öncelikle bu
kapasiteyi yerli yerinde kullanabilmektir. Bunun için köprü her zaman bakım
içinde bir döngüye teslimdir. Çünkü kapasite kaldırma gücü bir direnç demektir.
Nüfus artması ve taşıtların çoğalması eğer kapasite hazır değilse sonunda
köprüyü göçertecek bir olgudur. O zaman burada durup düşünmek gerekmektedir.
Bizler Mesih'te edindiğimiz mana yolu seviyesinde Yaratan'a ilerlerken
ışığımızın sürekliliği için her şeyden önce şu an içinde bulunduğumuz
kapasiteyi tam anlamı ile kaldırır bir pozisyonda olmamız esastır. Bunun için
tam randıman elimizdeki bütün verileri ve elimizdeki bütün sonuçları bir arada
kapasitemizin en üst noktasına ulaşıncaya dek kullanmamız esas olmalıdır. Stres
nedir? Stres işte bu kapasitenin farkında olmaksızın köprünün taşıma gücünü
zorlayıp durmaktır. Ve bu noktada kapasitenin kaldırmadığını fark etmek ve bu
veriye göre kapasiteyi geliştirme çabası yerine aynı kapasite de çıta
yükseltmeye çalışırız. İşte bu çıta yükseltmek aslında kendi içinde bizim ateşi
bir başka yerden bize taşımamız demektir ki, bu da ölümdür. O nedenle bir
tarafta kendi yaşam sorumluluğumuz bir tarafta bizden çıkan her tür yaşam
enerjisinin etrafa saçtığı olumlu ya da olumsuz ışınların etkisi aslında
bunların tamamı bizim kendi sorumluluğumuzdur. O zaman bizler bu
sorumluluklardan ya da çevremizde olumsuzluklarını gördüğümüz bir çok olaydan
kendimizi sorumlu tutmadan çıkmamız mümkün değildir. Herkes bulunduğu konum ve
bulunduğu kapasite içinde önce kendi sorumluluğunu yerli yerinde
değerlendirmeyi bilmek zorundadır. Bu yaşam teknolojisi Yaratan'a benzeme
Mesih'i Ruh'ta ifşa etme teknolojisidir. Çünkü böylesi bir mesuliyet algı ve
anlayışında eldeki her değer değerdir. Bana verilen verilendir. Sorulması
gereken soru bana verileni ben gerçekten hak ediyor muyum? Yani verilen
sunudur, lütuftur. Yaratan'da Mesih bir lütuftur, sunudur. Mesih'te Ruh'un
rehberliğinde kurtuluş bir lütuftur, sunudur. Peki, ben bu lütfu gerçekten hak
ediyor muyum? Mesih İsa'da bizlere sunulan diriliş gerçekten muhteşem bir
geçiştir. Yani sorumluluğu yerli yerinde değerlendirilmesine mani olacak "bu
lütfu hak ettim zaten" ile "bu lütfu hak etmiyorum" şeklinde iki
uç soruyu soran bedenden doğmayı terk etmek ve ruhtan doğmaya yeniden doğmak,
yeniden dirilmektir.