18 Aralık 2013 Çarşamba

BAĞ KUTUSU

                                                                    Bağ Kutusu
                 İnsan düşüncesi çoğu zaman kendi yapısı içinde oldukça büyük bir kutulama sistemine sahiptir. Yani dışarıdan gelen her türlü veri adeta otomatik olarak düşünce yapımız içindeki dosyalama sistemlerine dağılırken oldukça daraltılır ve üstüne üstlük o veriye en yakın olduğu düşünülen kutu içine adeta sürüklenir. İşte böylelikle düşünce yapımızdan başlamak kaydı ile bir anlamda yer yüzündeki bütün anlayışımız, algımız hep kendimiz içinde kategorize edilmiş hallerde değerlendirmelere tabidir. Yani bir anlamda bizler kutular içinde, kutulara göre tayin edilmiş algı ve sınırlar içinde yaşamaya kendimizi mahkum eder dururuz. İşin kötüsü böyle bir mahkumiyetten nasıl kurtulacağımızı ve dahi kurtulmuş olsak bile böylesi bir kutu dışı durumda nasıl bir yaşam sürebileceğimizi bir türlü bilemeyiz. İşte böylesi bir umutsuz algı içinde de doğal olarak kendimizi tam bir teslimiyetle kutularımıza daha da çok dahil etmek suretiyle, yaşadığımız ilizyonunda var olmuş bir yaşama teslim ederiz. Aslında yaşam içinde yaşadığımızı sandığımız bu alan dar alanımızdır. Kutular kaçınılmazdır. Ama kutuların bağları ile bağlanmak sadece alta göre yaşamı değerlendirmektir. Oysa kutuların içindeki mevcut bağların üstünde kutulara hükmederek ve hatta kutuların varlıklarını inkar edememe gerçeğinde kutuları kurtuluş bilincini oluşturmakta bir araç, bir merdiven olarak kullanabilmek mümkündür. Bunun için potansiyalin farkındalığı esastır. Yani evet, yaratılmış sistem her şeyi kategorize ederek algılamamıza yol vermiştir. O zaman bu algı yolu bir yol olarak kullanılmak içindir. Bu yol içine girip tıkılıp kalmak ya da bize sunulan her veriyi o kutu içinde dönüştürüp değiştirerek kutunun içindeki bağlara entegre bir hale getirmek değildir. İşte bu noktada kutu içinde işlemesi gereken potansiyal ancak aksiyon ile, yani kutunun daha içinde aksiyona, bir anlamda “yürü ve konuş” kavramına dönüşene dek uğraşmak esas olmalıdır. Yani niyet, arzu ve uygulama arasında bir boşluk bırakılmaksızın her iki tarafında ahenk içinde niyet ve uygulama sıralamasında düzenli işlemesi gerekmektedir. Çünkü ancak böylesi bir işle, kutuların içlerini bir anlamda kaplar misali ya da kabı ışığa çevirme misali, bu kez potansiyalde kutuyu ışığa çevirebilecektir. Ve dolayısı ile bu durum, kutucuk düşünce ve algı sistemlerinde ışımalara yol açacak ve bu ışımalar potansiyal ve aksiyonu yaşam mucizelerine çevirecektir. Bu kavramda “yürü ve konuş” esasında ilerleme ve düşünme fonksiyonları sürekli asıl ve suret, kaynak ve ışıma, güneş ve ay modelinde bir birlikte hareket bütünlüğünü de bize sunmuş olmaktadır. Bu denizleri aşmadan ya da dağları denize yürütmeden önce, atılması gereken esas adım olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani biz öncelikle kendi dar alanımızda yani kutumuzda bağlardan kurtulmayı öğrenmemiz gerekmektedir. Bu da kutunun içine her ne kadar insan evladı olarak girmiş isek o kutu içinde oturup düşündüğümüzde aslında üstten alta açılmış kaplar ve algılar olmamız hasebiyle aslında Yaratan evladı olarak yaratılmışlığımızın gerçeğini o kutu içinde düşünüp edinmemiz kaçınılmaz olmalıdır. Çünkü bir noktada kutu içindeki bağlar insan evladını bağlayabilen bağlardır. Çünkü eğilim maddeye olan maddi yapı içinde yer alan ve dar bakış açısında kendi emniyeti içinde algılarını işleten insan için bağlar bağdır. Ama eğilimini manaya daha doğrusu yaşam ağacına doğru çekmeyi başarabilen ve meshedilmişi kendi içinde kendi sınırlarında da mesh ederek kendine Mesih seviyesi algısı olarak bir kurtuluş bilinci oluşturan kişi için ise yani daha doğrusu bu farkındalıkta olmayı yakalamış olan bir Yaratan evladı içinse bu kutu içindeki bağlar özgürlüğe nedendir. Yeter ki, yaşamı ilizyonundan esasına çevirmede yaşamımızı halı hazırda terörize eden bütün ağaç, taş ya da benzeri engelleri sadece oldukları halleriyle görebilmeyi becerebilelim. İşte böylesi bir ayıklama ve seçebilme becerisinde aslında yalnızlık benzeri her bir olumsuz hal ve durum dahi olumsuz hal ve durum olmaktan çıkarak bize esaslı birer yaşam aracı olacaklardır. Burada eğer iyi gitmeyen herhangi bir şey varsa aslında bu kainatın bana işaretidir. Adeta yaşam ödevimde eksiklerin olması gibidir. İyi ödev yapan kişi kutu bağlarında takılıp kalmadığı için iyi gitmeyeni de dönüştürüp değiştiren kişidir. 

14 Aralık 2013 Cumartesi

DOĞUŞ IŞIKLARI

                                                              Doğuş Işıkları

                      Doğuşla başlar yaşam, doğuşladır yeni, doğuşladır her bir gün başlangıcı ve ışıkları. Kısacası doğuş başlangıçtır. Doğuş yenidir, doğuş yeni hayattır. Ama en önemlisi doğuş bilinmeyenin bilinene açılması, bilinenin bir anlamda bilinmeyenle kucaklaşmasıdır. Kısacası o nokta iç içe geçmişliğin, için dışa dışın içe açılması ve muhteşemliklerin güne, günün muhteşemliklere ifşasıdır. Böyle bir bağlamda doğuşla başlayan her şey, kendini yenilemeye her şey, eskiyi geride bırakmaya ve hatta tamamen unutmaya meylini gösterir. Böylesi bir ileri ilerleyişte, eski ile yeni arasındaki döngüye ve bu döngüdeki dengeye büyük bir enerji yüklenmektedir. Bu enerji hayat enerjisidir. Ve hayat bilinmeyenin bilinmesine, bildirilmeyenin bildirilmesinedir. Bu enerji hayatın ta kendisinde "hay" dediğimiz "diri" gerçekliktedir. O zaman doğuş böylesi bir dengeye öylesi bir döngüdür. Ve "hiç" dediğimiz noktadan spiral halkalar halinde o muhteşem doluluğun boşluk algısında, zerreden de zerre olan bize ve bizim içimizdeki spiral açılımlarla bizden geçerek sonsuza dek yola koyulur. Ve "hep" dediğimiz noktada yolunu bulur. Yol sadece yoldur. Yol sonsuzluktur. O zaman sonsuzlukta son olmadığına göre, son doğuşun tekrar ve tekrar döngüsünde sonsuza doğuştur ve bu döngüde döngü hep dengede olduğu için bu son hiç yoktur. Sonsuzluk aslında "hiçle heptir" ve heple hiçin birlikteliğinde açılan o yüceliktir. Yücelik ise doğuşun katmanlarla içeriğidir. Yani hep iç içe geçmiş doğuş, döngü ve dengelerde, madde ve mana arasındaki gidip gelmelerde kainat görkeminin işleyişi ve işlevidir. Yaratan düşüncenin ışıklarında Yaratan işlevin işlemesidir. Böylesi bir işleyişte aslında böyle bir doğuş zerre varlıkta yokluktur. Ve yokluksa aslında varlıkta içeriktir. Çünkü yok ne vardır ne yoktur. O zaman doğuş yokluğadır. Ya da doğuş yoktur. Oysa var olan gerçeklerde ışımalar doğuşa ışımalardır. Yani varlık ve yokluk, hiçlik ve heplik aslında "Hiç Varlıkta" doğuşta vardır. Yani doğuş bir anlamda döngü ve dengede farkındalıktır. Her seviyede doğuş yokluğa döndüğünde varlık yeni bir seviyede döngüyü dengeye davet eder. Bu noktada açık olan şey şudur; son yoktur ve dolayısıyla ilk yoktur. İlk ve son sonsuzlukta sadece sonu algılayana ilk ve sondur. Ve bu nedenle ilk O'dur, son O'dur. O ise aslında suretsizlikte "O" denilen ve diyende şekillenendir. Oysa şekil yoktur. Çünkü düşüncedeki enerji kıvılcımları suretsizdir. O zaman yaşam suretsizlikte surettir. Sureti kendinden bürüyen ise suretsizliği kaybetmiştir. Ve suretsizlikte suretsizliğe doğan maddede aldığı surette amacı boğandır. Bu nedenle "Söz" vardır. Ve söz bu suretsizliği surete doğuşta yeniden suretsizliğe doğuşla asla taşıyandır. O zaman doğuş doğuşla seviyede kilitlenmeye yolu açan sonsuza bir doğuştur. Böylesi bir suretsizlikte suret aslına dönüşüp değişmekte aslında yola koyulmuşluktur. O nedenle yol açılmış ve yol yine sonsuza yol olmuştur. O zaman doğuş ışıkları hayata hayat, yola yol ve ilizyona sondur. İlizyon son bulduğunda gerçek sonsuzluktur. Bu elbette doğuşta yeni hayattır. Yeni hayat sonluluğun sonsuzluğa teslimiyetidir. Bu teslimiyette döngü ve denge vardır. Bu döngü ve dengeyi algıda hayat çizgisi sonsuzlukta bir noktadır. Ve noktanın elbette bir çeperi vardır. Kendince bir başı ve bir sonu oysa nokta oraya doğmuştur. Yani doğmuşluk içinde doğmuşlukta aslında sadece çeperi kadar bir olgudadır. Ve doğuşlar döngülerinde dizildiklerinde çeperlerin temasında artık bütün vardır ve bütünde çizgi olmuştur ve çizgide başlangıç ve son artık değerini yitirmiştir. O zaman doğuş neye doğuş, kime doğuş ve neye göre, kime göre doğuştur. Yani esaslı bir doğuş bütün bu olguların gerçeğinde o muhteşem yokluğa doğuş olduğunda hem nokta hem çizgide hem yokta hem varda doğuştur. Ve o zaman "söz" beden almış hal gerçekleşir. Suretsizliğe suret noktada kendini ifşa edip çizgi üstünde yerini aldığında çizgideki diğer noktaları kendine çeker ve bir beden inşaa eder. Beden görünüşte hem maddedir hem mana çünkü bütün bu değerlendirmede suretsizlik maddeye isim veren, şekil biçen olduğu gibi mana da aslında bütün bunlara his katıp yorumlayandır. Böylesi bir harmoni içinde suretsizlik surette açılırken sureti de suretsize taşır. Ve böylelikle olması gereken döngü tamamlanır. Döngünün tamamlanması düşüncenin ışıması, işlevin işlev olması ve hayatın belirmesidir ki işte bu işleyişle yaşam haz üretir ve sonsuzlukta Yaratan'dan sonsuza dek haz alacak olanlar sözün doğuşunda Yaratan'a doğarak saran ışık itişinde döngüyü hazda tamamlarlar ve "yaşam olsun" yaşam olur.