24 Temmuz 2013 Çarşamba

UNUTMAK YA DA UNUTMAMAK



                                                     Unutmak ya da Unutmamak
Maddenin verileri, kendi algı kavramlarımız düzeyinde belli sınırların verileri olarak bize ulaşan verilerdir. Ve böylesi veriler de, aynı zamanda verinin zihinde iz düşümü olması sebebebiyle görsel olarakta algılanabilir bir durumdadır. Ve bu algılayabilme hem iz düşümünden hemde görselliğin kalıcı etkisinden ötürü oldukça kapsamlı bir netlik içermesinden ötürü kişi için unutulmazdır. Oysa soyut kavramları arka planda bir yere oturtmak hep taşıyıcı kolon misali maddi algı sistemlerinin aracılığına olan muhtaçlıkla bağlantılıdır. Bu elbette olması gereken olmakla birlikte esası algılamayı, soyutu olduğu şekli ile yaşama indirgeyebilmeyi engelleyen bir gerçekliktir aynı zamanda. Çünkü taşıyıcı maddi kolon, maddi araç istensede istenmesede kendi rengini ve sınırını taşıdığı kavrama bir yolla geçirmek, bir yolla kendiyle irtibatlı bir hale getirmek durumundadır. Oysa "görmeden inanmak" kavramında aslında görünenin ötesine geçmek ve "üstün egemenliği" gerçeğinde o kolon ve araç olmayan formda kavramı edinmek vardır. Mesihi seviyede yaşama talebelik aslında mana kavramlarının yerli yerinde yaşama algılanmasınadır. Ama sorun madde algı sistemlerine bağışıklık kazanmışlığın buna sürekli engel teşkil etmesi ve düzü ters, tersi ise düz algıda değerlendirmeye itmesidir. Yani mesela "ağızdan girenin değil ağızdan çıkanın insanı kirletmesi" bu tarz bir ters algı doğurmaktadır. Ve alışılmış, alışılmamış bir soyut değeri, insan soyluluğu için önemli bir mana kavramını maalesef kendi alışılmış değer algıları içinde idrak etmektedir. Bu durumda mana yani üst ilahi kavram, doğal olarak asıl değeri ile algı dağarcığı içinde geri itilmekte ve dolayısı ile salt soyut ilahi üst kavramlar, insan zihninde kalıcı olmamaktadır. İşte ruhsal çalışmalarda çabuk unutma bu bağlamda devreye giren bir gerçekliktir.Yani bu unutmada karşılıksız verebilme, her türlü fedakarlık, iyi olan ve maddeyle doğrudan bağı olmayan herşey vardır. Bu daha derin bir ruhsallıkta etüt edilecek olursa, aslında kişi benliğinin kendi çıkarına işleyen bakış açışında kendi çıkarına uygun olmayanı bir türlü kabul etmemesi olarak karşımıza çıkmaktadır. O zaman bu durumda kişisel çıkara uygun olmayanı kabul, aslında sürekli madde çarkında yitirilen değer kaybını, dolayısı ile sürekli tamlık enerjisi kaybını yeniden tutmak, yeniden, bu esas olması gereken enerjiden beslenmeye başlamak demektir. Aynı zamande eğer tamlık bir diğer deyişle enerji, haz demekse bu, bol yaşamı sürekli besleyen Mesihte Ruh'un enerjisininde yerli yerinde alınması demektir. Ve unutma dediğimiz hal ise, kendi çıkar algımızda kabul etmediğimiz ya da kendi değerinde kabul etmediğimiz bu mana kavramlarının bize veri olamaması halidir. Bu da daha doğrusu  bizim için bol yaşamdaki olumlu enerji girdilerinin kaybı anlamına gelmektedir. İşte bu anlarda bu kavramlar ancak maddede algılanırsa hatırlama devreye girer. Yani bu gibi durumların oluşturduğu hatırlamalarda hep benlik ve beden devrededir. Yani bu kavramların yerli yerinde algılanması ve bunun unutmaya vesile olmaması. Yani yukarda bahsettiğimizin tersi, mana kavramlarında ve mana yolunda bunun tersi esastır. Çünkü yaşarken ölme aslında bu unutmaya ölmedir. Bu da esas Mesihten kaynaklı kurtuluş enerjisinin yeniden restorasyonu daha doğrusu mana kavramlarını madde üstünde algılayıp değerlendirebilmek demektir. İşte bu bağlamda mana çalışmasını yakarma ile birleştirmek maddenin manayı baskı altında tutması şeklindeki dünyanın doğallığını, mananın maddeyi baskı altında tuttuğu evrensel gerçeklığe taşımak içın oldukça önemli bir esastır . Bu mana çalışmasının süreklililiğinde soyut kavramlarda unutmanın ortadan kalkması ile sonuçlanacak ve kişiyi yerinin farkındalığı için evrene çağrı gönderdiği yakarış bilinciyle daha da unutulmaz Mesih bilinciyle gönendirecek bir konuşan insan duzeyi yapılanmasının yoludur. Bu noktada Ruh'un işleyişi kişi için yakarışı kişıyle bütünleşmekte ve mana yolunu sonsuzluk bilincinde sonsuz haza doğru yönlendirmektedir. Dinsel seviyelerde hep birileri birilerine yapacaklarını söylerler oysa hakiki Mesih seviyesi olan hakiki ruhsallık yolunda yani mana yolunda yol kişinin attığı adımlarında yoldur. O zaman eğer ruhsallık hep unutmayla karşılanıyorsa bunu tersine çevirmek dar kapıdan gayretle geçmek için yakarışla mana çalışmaları yapmaktır.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

VERİYİ KARŞILAMA

                                                                   Veriyi Karşılama

                      Yaratılış sistemi içinde anların da kendi içinde bir enerjileri vardır. Çünkü kainat bütün enerji parçacıklarının sistem içinde özgür hareketlerinde kainattır. Bu özgür hareketler aslında sistem içinde özgür kılınmış verilerin bir bütünüdür. O zaman her bir enerji parçacığı aslında bir veridir de ve belli bir karşılanmayı hedefler. Karşılanma ise, karşılanma şekline göre veriyi çeker ya da iter. İşte bu çekme ve itmeler içinde aslında verinin yaşam fonksiyonları üzerinde olumlu ya da olumsuz etkileri vardır. Yani bizdeki karşılanma biçiminde veri, kendi nötr olgusunda, bizi bulduğu konum içinde negatife ya da pozitife dönüşür. Dolayısı ile biz bu veriyi, ya pozitif ya negatif olarak değerlendiririz Aslında bize gelen veri, bütün içeriği ve içeriğindeki enerjisi ile geldiği an itibari ile nötr olarak gelendir. Ve geldiği anda bulunulan konumda yerini an ve konuma göre belirgin kılandır.Üstüne üstlük bu yerini belirgin kıldığı ortamda da veri bizdeki karşılamaya göre bir kez daha yön değiştirir. İşte bu durumda hiç değişmeyen "kaostan ıslaha" prensibinin işlerliği ya da hayatımızın temel prensibi olması büyük bir önem kazanır. Çünkü bu prensibin yaşamda sabitlenmesi, kainat sistemi içindeki her bir zerre verinin kendi değerinde ve bize değer katan bir durumda kalmasına nedendir. Aynı zamanda bize ulaşan verilerin tümü bu şekilde bize ışıyan bir çok ışıklar içinde hep bir ışık veri özelliğinde kalmış olur. Ve bu özelliğinde kalan veri, veri görevini yerine getirir.  Yani kişinin varlığının esas nedeni olan "kaostan ıslaha" bir anlamda "alma bilincinden verme bilincine" devrilmesine yol açar. İşte bu noktada, esas varlık nedeni olan, Yaratılanda yaratılmış olmada, yaratılmışın yaratıcı suretine dönüşmesi ve değişmesi gerçekleşmiş olur. Fakat bu anlatılanları algı bile bir yargı bilinci değerlendirmesi sonrasındadır aslında. Ve dolayısı ile yukarıda tanımlanan nokta  bakış açısı ve görebilme ile büyük bağlantısı olan bir noktadır. Bu nokta temel itibari ile "Yargılama ki yargılanmayasın" öğretisi üzerine kurulmuş bir veri algısında gelişir. Ve bu edinim değeri çok yüksek olan ve kişiyi Mesih seviyesinde tutan prensip aslında yaşamı bol yaşama döndüren ve değiştiren temel prensiplerin en önemlilerinden biridir. Ve bol yaşam anahtarlarından birini elimize teslim etmektedir. Çünkü veri karşılamada en büyük engel, bakış açımız ve görebilme durumumuzdur. Bu noktada meyil olumsuzu olumlu kılma değil, olumluyu dahi olumsuz kılma meylidir. Bu durum aslında korunmuşluğun, farkında olmamanın getirdiği, kendi başına olma korkusudur. Oysa yaratılmaya başladığımız o muhteşem rahim içinde bile bizlere özel hazırlanmış bir koruma sistemi mevcuttur. Demek ki, görünmeyen sistemin görünmese de küçük koruma fanusu, dünya gerçekliğinde algılansa da algılanmasa da büyük bir fanus gerçeğini bize sunmaktadır. Ama bu gerçeklik kendi sığ görüş alanımızda yitmiş bir gerçekliktir. Ve bu yitmiş gerçeklikteki kaybolmuşlukta bize düşen, sadece korku ve kaygının arkasında, "yargılar kalkanı ile", kendimizi koruma varsayımında  korunmasızlığımızı oluşturma çabası içinde olmamızdır. Çünkü işin gerçeği, var olan doğalı ortadan kaldırma, doğal korunmayı suni ve sınırlı ile yer değiştirmedir. O zaman çok veri, bir yanda bakış açısı ve görmemizle bağlantılı iken, hele hele gönendiğimiz Mesih seviyesinde, aynı zamanda oldukça fazla açık alan psikolojisi oluşturur ve karşıtı yaşama çeker. Yani çok ışık algı değerlerimizi zorladığı için yukarıda değindiğimiz psikolojik durumumuzda bizi yargı çarkına çeker ve veriler yavaş yavaş yargı çarkının dişlilerine takılmaya başlar. İşte bu da kişiyi geldiği her bir seviyenin kapısından geriye doğru itilmesine nedendir. Oysa "soyu yeryüzünde güç kazanacak" olan ve "kutsanacak olan doğruların kuşağı" -Mez.112:2 bu yargı çarkını oluşturmadan aşabilenlerin kuşağıdır.. Çünkü verilerin çoğalması demek bir anlamda bu verileri almada kabın zorlanması demektir. Ve kabın zorlanması ise birden bire ışığın doğrultusunda bir üretim enerjisinin kişiyi sarması demektir. Oysa kabın zorlanmasını kesme uğruna benliğin harekete geçip yargı çarkını işletmesi ise bağın kopması ve Mesihi düzeyin saran Işıktan yoksunluğu demektir.  Çünkü yargı aslında üretimsizlik enerjisidir. Ve enerji ile çalışan ama enerji vermek yerine enerjiyi tüketen bir bilinçtir. Veri ise aslında sadece üretim içindir. 

9 Temmuz 2013 Salı

SOMUTTA SOYUT

                                                             Somutta Soyut 
                    Kavram karmaşası içinde birbirine girmiş kavramlar, aslında birbirine girmiş düşüncelerimizin ve dolayısı ile bu düşüncelerin birbirine girmiş sonuçlarının da kaynağıdır. Çünkü gerçekten kavramlar birbirlerinden oldukça farklı anlamlar taşımaktadırlar ve bu nedenle bu anlamlardaki küçük de olsa oynamalar doğal olarak kavramları anlamlarının çok ötesine taşıyıverirler. Bu durum iman ve inanç gibi iki önemli kavram içinde geçerli bir durumdur. İman, aslında inanılma eyleminin gerçekleşmesini sağlayan ve kişilere sunulmuş, içinde bir takım inanma esasları bulunan bir sistem bütünüdür. Bu bağlamda iman içeriği ile beraber, bir bütün olarak ele alındığı her durumda devreye giren bir kavramdır. Yani bir anlamda iman, inanılan inancın kaynağı olan ve belli çizgileri, prensipleri, tanımları olan bir inanç sistemini sorgulamasız kabul edebilme halidir. Mesela iman edilen Yaratan olabileceği gibi, iman edilen bu Yaratan kavramını bize kendi temel şartları ile takdim eden bir din sistemi de olabilir. Bir başka deyişle bir anlamda iman, bize sunulduğu şekliyle inanılan şeyin özünün ifade edilişidir. İnanç ise, böylesi bir temelin ya da özün inanan kişi, gurup ya da bir toplum tarafından kabul ediliş biçimidir. Yani bu temel prensiplerin algısının, kabulünün kişiye, bir guruba ya da bir gurup insan ya da topluma göre ifadelendirilmesi, üzerinde çalışılıp yaşama indirgenmesi halidir. Ve bu esnada elbette iman, inanç aşamasına dönüşürken bir takım ifadelendirmelerle donatılmaya da başlanmış ve bir takım ifadelendirmelerle de yerel ve güncel yaşama oturtulmaya da çalışılmış olur. Bu durum artık, o ortadaki kök sunumun esaslarının yüzde yüzde aynen yansıması olmayan bir durum demektir. Aksine inanç, o kökten hareketle kişide, gurupta ya da toplumda yeniden şekillenmiş bir haldir. Ve dolayısı ile bu hal, esasında artık kökten de uzaklaşmış bir haldir. Bu uzaklaşma halinin de elbette köke daha yakın olanı ya da biraz daha uzak olanı ya da çok daha uzak olanı olabilir. Ama algılanması gereken bir gerçek vardır ki, o da iman ile inanç kavramlarının aynı şeye işaret etmedikleridir. İmanın bir anlamda devamlılığı olan inanç ve uygulamaları, imanın farklı kaplarda şekillenmesi, yoğurulması ya da daha somut bir tabirle yorumlanması ve uygulamaya dökülmesi halidir. O zaman ortada oldukça karmaşık bir kavram ve algıma sorunu vardır. Yani her iman eden kişi, inanç devamlılığında, istesede istemese de, kendi algı açılımını, kendi içsel algı ve renklerine göre belirlemekte ve kendi kabında şekle sokmakta, hatta her ne kadar esasa bağlı olduğunu söylese de, kendi güncel algı ve kabulünde inandıklarını değerlendirip dile getirmektedir. Bu dile getiriş, aynı zamanda o iman etrafında kendince imanı ifadelendirdiği zannında olan kişilerin de yine aynı şekilde yaptıkları inanç açıklamaları etkisi altında daha da bir karışık hal almaktadır. Dolayısı ile bütün bu etkileşimler içinde iman temelleri diyebileceğimiz esas orijinal kök ve ifadelerin yerlerini bir takım sonradan ifadelendirmelere bırakmaları oldukça doğaldır. Böylelikle kök verideki sadelik ve basitlik artık yerini karmaşıklık ve gizeme terkeder. Bu durum kişileri ilizyon algıları içinde oluşturdukları ilizyon algı ve kabullere mahkum eden bir durumdur Bu mahkumiyet okumuşluk, uzmanlık ya da akademisyenlik adı altında aslında skolastik bir zihniyetin köleleştirdiği ve aslında farkında olmadan kendine endeksli bir takım içselleştirmelerin yorumlarıyla sarmaş dolaş olmuş yepyeni bir okumuş görünümlü cahiller sınıfı da oluşturmakta ve üstüne üstlük bu sınıfı da iman ve inanç sistemlerinin yegane temsilcileri haline getirmektedir. Oysa iman görünmeyenin görüntüsünün görünende görünmeyeni algıyan kişisel bazda somutta soyutu edinmenin gerçekliğidir. Bu esasında “rüya gördüm” diyen kişinin belli bir kanıtlama gerekliliğine maruz bırakılmadığı bir durumdur. Çünkü somutta soyut rüya gibi, aşk gibi, endişe gibi herkesce malum, farklı algılanan ama varlığındanda kimsenin şüphe etmediği temel bir görünmeyen gerçekliği kabuldür. Böylesi bir kabulün algı kesiminde inanç devreye girer. İman-inanç farklılığı farkındalığının olmaması soyutta soyut diyebileceğimiz ilizyonal kabullere ve dolayısı ile gerçek olmayan bir çok şeyleri de gerçekmiş gibi algılamaya yol açar, temel olur. Bu bağlamda ne mutlu görmeden iman edene.