23 Mayıs 2013 Perşembe

HİÇ OLMA SANATI


                                                                     Hiç Olma Sanatı
            Yaratılış hazlar üstüne kurulmuş muhteşem bir hazlar bütünüdür. Haz aslında Yaratan'dan ışıyan yaratılma ışıması, bir anlamda yaratma hazzının yansımasıdır. Ve bu haz, yaşamın her bir noktasında algılandığında, her bir noktasında ışıdığında aslında ilahi bir hazdır. Oysa benlik var oluşunu kendi kabı içinde kavrama aczinde hazzı da bir anlamda kendince ve sadece belli bir parça içinde algılama durumundadır. Dolayısı ile bu ilahi hazzın, ilahi tatminin, insani hazza, insani tatmine dönüşmesi anlamındadır. Ve böylesi bir dönüşüm, bir anlamda kişinin kainatı öncelikle kendi içinde hissetmesi için bir olmazsa olmaz olmakla birlikte, aslında bir ileri aşama için olması gereken bir dönüşümdür. Yani hazzı ve tatmini, kendi kabım içinde algılamak hazzı ve tatmini bütünden alıp varlığımın bütününe dağıtmak için vardır. Çünkü böylesi bir haz ve tatmin dağılımı aslında hazzı ve tatmini parçadan bütüne taşıyacak ve olması gerektiği gibi insanı, esas yaratılış gayesindeki suret olma bilincindeki o ilahi seviyesine taşıyacaktır. Fakat bu insanlık tarihinde hep belli bir iç aydınlanma edinimine sahip belli kişilerin önderliğinde, küçük ışımalar ve küçük yönlendirmelerle algılanmaya ve algılatılmaya çalışılmış ve algılanmış ve algılatılmış bir gerçeklik olmakla birlikte sonunda Mesih düzeyinde bir  aydınlanma ve aydınlatılmada insana doğrudan içe ve içi içten kurtaran bir sunu ile esas olması gereken doruk noktalara ulaşmıştır. Fakat acılar yolu ve mana yolu ayrımında dünyamızın haline bakıldığında bu algı hala ne yazık ki bıçak sırtında bir algıdır. Çünkü bu ana yol üzerindeki ışımaların her biri bir noktada dondurulup üzerlerine kültür ve gelenek ve arka plandaki görsel arayışlarda çeşitli inanç ve dinlerle çevrelenip kıskaca alınmıştır.  Bu nedenle Mesihi düzeyde mana doruklarındaki içe açılım ve içe kurtuluş ve kurtarışta sürekli gayretle mana çalışması gerekmekte ve bıçak sırtı "yol" maddeye köle edilmemelidir. Kısacası varlığın temeli olan görünmeyeni görünene indirgemek esas olmalıdır. Zaten hep böyle olduğu için insan bütün sınırlılığına rağmen büyük buluşların üstadı olabilmiştir. Demek ki, bütün buların daha da ötesi vardır. Böylesi bir çalışma hazzı, varlığı sahibine teslim mahiyetinde, varlığı bütününe teslim çalışmasıdır. Dolayısı ile bu çalışma esas anlamıyla varlığın kendini algı üstü noktada, mantık üstü bir inançla "hiçliğe" teslim çalışmasıdır. "Hiçlik" burada yokluk anlamı ve algısında değildir. Hiçlik, kişinin görünende aldıklarının üstünde, görünmeyen esaslara ve hatta görünenden daha geniş kapsamlı esaslara verilen bir isimdir. Yani bir başka deyişle sahibi olduğu büyük resmin içindeki kendi yerini tespit etmesi, kendini bütüne teslim etmesidir. Bu anlamda haz ve tatmin diye ifade ettiğimiz Yaratan ışıkları kendi ışımasını bütün varlığa, ancak bu noktada, yani esas üst bütünlük içinde yerimizin belirlendiği noktada yayacak ve o ilahi gayede ilahi hazzı ve tatmini kişiye sunacaktır. Oysa kişi hep kendi ilahi haz ve tatmin sınırları içinde kendi varlığı ile bir şeydir. Ve aslında kendi varlığı ile kişinin bir şey olması, bütünün reddedilişinde parçanın kısıtlı algısını kabul etmek demektir.. Bu nedenle burada yaşam aslında "yaşama sanatı" olmaktan çıkmaktadır. Ve böylesi bir sanatı icra etmek "yaşam sanatçılarının" elinde olan bir gerçekliktir. Yaşam sanatçıları ise sadece "Hiç olma sanatını" bilen ve harfiyen uygulamayı başarabilenlerdir. 

BASİTTE İŞLERLİK


                                                                Basitte İşlerlik
            Karmaşık görünümler arkasında bazen çok basit ve küçük gerçekler vardır.. Ve bu temel gerçekler üzerindeki en ufak değişimler farkında ya da değil büyük değişimlere kapı açar. Ve evrenin içinde keşfedilmiş ya da henüz keşfedilmemiş bir çok görünen sistemler de oldukça karmaşıktır. Birbirine girift görünür. Ama bu görünendir. Görünenin arkasında özellikle görünmeyen olduğu kaçınılmaz bir gerçekliktir. Bu var olan ve üstle açıkladığımız merkezi idari noktada aslında hep basit ve küçük temel prensiplerin işlerliği vardır. Dolayısı ile bu bilinçle bakılmak kaydıyla bir anlamda, "insan olmanın o dayanılmaz hafifliğinin" algılanmaya başlandığı noktada yine bu basit ve küçük gerçeklerin keşfedildiği noktadır. Çünkü insanı insan yapan da ve çoğu zaman insanı insan yapan değerlerin ötesinde insanı insanlıktan çıkaran da hep o küçük ve basit temel prensiplerin tam olarak içeriği ile anlaşılıp anlaşılamamasındandır. Bu basit ve küçük prensipler, aslında merkezi yaşam sistemleri olması hasebiyle aslında hep bizden üstte bir yerlerdedir. Ve bize iz düşümü sınırlı algı ve madde sistemimiz içinde sadece zorluk ve karmaşadır. Ve elbette dönüştürmek istediklerimiz, değiştirmek istediklerimiz hep bu zor ve karmaşık izdüşümlerine çarpar durur. Oysa bütün varlığımızın idaresi, o bizde ama bizden öte olan görünmeyen üsttedir. Ve orası aslında bize göre hem çok uzaktır hem yakındır. Gerçekte ise acılar yolu ötesinde ve mana yolu içindedir. Bir başka deyişle eğer biraz  manaya uyandırılmış bir yürek varsa bu merkezi sistem, bu basitte işlerlik, bir manevi uzanmalık yerdedir. Sorun manevi uzanmayı bilme sorunudur. Uzanmayı bilme fizik yapı içinde planlı, ama fizik ötesinde ise o üsttün işleyişinde olmanın bilincinde plansızlıktadır. Yani bu bilinç, düzensizlikte düzen bilincidir. Alt, yani fizik zor ve karmaşıkken fiziğin üstündeki sınırsızlıkta görünmeyen alan aslında oldukça basit ve nettir. Bunun için esas olan, bu basitteki işlerliğin, karmaşıktaki işlerliğe hükmettiği bilincini keşfetmektir. Bu bilincin farkındalığında altın belli bir düzen içindeki düzensizliği, üstün düzensizlik içindeki düzenidir. Yani bizlerin yaşamları hep kendimizce yapılan planlarda, belli programlarda, yapma ya da yapmamalarda yön kazanır ve düzen yine de bize düzensizliği, bizim bizi ıslahımız bir anlamda kaosu getirir. Ama üstün gücünde bu tam tersidir. Yani üsttün bize göre kendince işleyen bir plansızlığı ve programsızlığı vardır. Ve bu aslında bize göre kaostur. Ama kaos bu görünmeyen plansızlık içinde birden bir plan, bir ıslah çıkarır. Ve böylelikle beklentilerin bize set çeken sınırlayıcılığı, basitin işlerliğinde yani kaosun ıslaha olan çağrısında sınırsızlığı çeker. Bu nedenle kutsal yazılarda kutsal Ruh, aslında yel ile açıklanır. Çünkü "yel dilediği yerde eser, sesi işitilir ama nereden gelip nereye gittiği bilinmez". Yani gerçek yukarıdan olan, aslında maddede planlı ama manada ne kadar plansızsa o kadar üstle altı yaklaştırandır. Çünkü görünen varlığın görünmeyen arka planı  basittir. O zaman basitte işlerlik bir anlamda Ruh'un ve dolayısı ile Ruh'un işleyişindeki yüreğin manada plansızlığı ve programsızlığıdır. Ve Ruh'tan doğmak böylesi bir özgür ruhla Ruh'a kavuşmaktır. Bunda içte ıslah dışta ise var olan kaosu görme gelişir. Ve ruhta kaos ıslahını bulurken bu buluş maddedeki kaosu ıslah edebilecek bir olgunluğu açığa çıkarır. 

16 Mayıs 2013 Perşembe

SİSTEME BAĞLANMA


                                                                  Sisteme Bağlanma
            Sayma sayılarının ilkinin bir değil de üç olması ilginçtir. Elbette bu tartışılabilir ama bir şeyi sayma için her şeyden önce o şeyin bir şeyle sayılması gerekir. Bir sayısı aslında bir anlamda sayısızlıktır. İşe bu açıdan bakılırsa iki sayısı da iki eşitin birbiri ile bir arada olması aslında bir sayma değil bir denkliktir. O zaman sayma sayılarında aslında sayılma kavramının ilk sayısı üçtür. Bu üç, bir anlamda bize bütün kainat dengelerini de çok net bir biçimde hatırlatan bir üçtür. Bu üç, içinde sağ sol ve orta kolon diyebileceğimiz görünür dengelerimizin varlığı gibi, aynı zamanda görünmez dengelerimizde vardır. Sağ, daha ziyadesiyle bizim her ne kadar verme tarafımızsa aslında verme bir şeyleri sadaka verme anlamında değil içimizi, gönlümüzü, bize hep negatif olarak gelen her şeyi, yani kabımızı ışığa çevirip durma anlamında bir verme, bir transformasyona neden olan vermedir. Bu esaslı bir merhamettir. Sol ise, daha ziyadesiyle bizim hep bir şeyleri alarak yaşamımızı sürdürdüğümüz alma tarafımızdır. Bir anlamda yaşam havucumuzdur. Ama çoğu zaman bu alma "bencilliğimizin" de iyice kabuklaştığı, bizi yönetmeye başladığı ve kendimizce yargılar oluşturduğu yanımızdır. Elbette bu iki enerji yani sağ ve sol enerji bütün insanlık için işleyip durmaktadır. Bazen bazı insanlarda sol enerji sağı kendine mahkum etmişken, bazen sağ enerji solu kendine mahkum etmektedir. Ve dünyamızda bir çok sorunun temelinde de, aslında bu birbirini mahkum etmiş enerjiler bulunmaktadır. Oysa kainata baktığımızda, bütün bu sistemlerde hep bir orta enerjinin, denge enerjisinin işlediğini görmek mümkündür. Bu öyle bir enerjidir ki, özellikle dünyamızda yaşamın sürekliliğinin yegane garantisidir. Isı ancak belli düzeylere kadar çıkmakta, ya da yaşam kaynağımız oksijen yine belli düzeylere kadar gelip durmakta ve o noktada bize hayat olmaktadır. Bu görünmeyen bir eldir. Bir işleyiş dengesidir. Durdurma ve sisteme bağlı bir denge oluşturma enerjisidir. Bu yaşamın dengesidir. Yaratan "Kutsal olduğum gibi sizde kutsal olun" derken aslında bu orta enerjide sağ ve solun dengelenmesine işaret etmektedir. Bu yol, "Yol, yaşam ve gerçek" olandır. Bu yol aslında "kendini dostları uğruna feda edenin" ve bir diğer tarafta yargıyı kendi benliğinde kaldırabilenin "yoludur" Kısacası bu yol her zaman evet ya da her zaman hayır deme yolu değil, "evetin evet, hayırın ise hayır" olabildiği o orta kolondur. Yani sisteme tam olarak bağlanmaktır. Aslında yaşam içinde sınırlılık kavramı bütün aklımızı başımızdan alan kavramdır. Bir çok karşılaştığımız ve gerçek yaptığımız gerçekler aslında bizim "gerçek" kıldıklarımızdır. Dolayısı ile inandığımız sınırlılık bizi sınırlı kılmıştır. Oysa sınırsızlığın ürünü olan varlıklarımız, dolayısı ile aslına endeksli sınırlılık içindedir. Yani sınırsızlığı sınırlılıktan daha iyi edinebilir bir haldedir. Bu nedenle insan, insanı havadan binlerce kilometre uzaklara taşıyabilecek kadar enteresan sınırlılığı üstünde sınırsızlık deneyimlerini edinebilecek bir güç gösterebilmektedir. Ve "ölüm zaferin nerede" nidası aslında bu meyle olan oldukça etkin bir işaret, oldukça etkin bir hatırlatmadır. Orta kolon, Mesihi düzeyin içte belirip kabın ışıkla buluşmasında bütün kainat sistemine bağlanıldığı ve bu sistemde sağ ve sol eğilimlerde denge prensibini sağlayabilmek için gönüllü durdurmanın, gönülsüz ve kainattan gelen durdurma gerçekleşmeden önce kendimiz tarafından gerçekleştirilebildiği noktadır.  

ÇEKENE ÇEKİLEN


                                                                Çekene Çekilen
            Sırrın gökten açılması aslında üstten açılmadır. Yani her bir düşünce, bir bilinmezin bilinirde açılımıdır. Bilinirde açılan, gönülle buluşursa işte o noktada bir akım oluşur. Bu oluşan akım üstün alta açılımıdır. Ve bu akım, aslında Mesih seviyesi dediğimiz o muhteşem görünen görünmeyen birlikteliğinde aslında Ruh'un işleyişini tam olarak yaşama aktive eden seviyedir. Bu seviyede iki yön bir olmuş ve yaşam gerçekten yaşamla dolmuştur. Bu gerçekten içi dışa, dışı içe kavuşturan bir seviyedir. Ve her şeyden önce yaşamı, yaşamın kaynağının akımı ile buluşturmuştur. Aksi takdirde yaşam kendi verisinde, sadece veri sınırları içindeki kaynaktan beslenir. Oysa bu beslenme kısıtlı bir beslenmedir. Fakat nedense insan, kendi beden farkındalığında öncelikle bu bedene tutunur. Bedense kendi çekim gücü içinde sadece içindeki veri kadar çekendir. Oysa üstün açılımında veri yukardandır. Bu nedenle "bu sırdır". Aslında sır yoktur. Sır sadece keşfedilememiş olandır. Ve sır ancak "akımın" yani üstten açılımın, kısacası saran Işık Ruh'un benden akması ile mümkündür. Bu akım ancak beni tutmayı bıraktığımda mümkündür. Çünkü "ben", iç verilerinin sınırlılığında çekendir. Bir  yumurtanın binlerce spermi çekmesinde tek bir sperm bu çekimde çekilendir. Oysa bir çok veri çekilmiş ve bir veri çeken ve çekilen olmuştur. Fakat her şeye rağmen kazanan, akımın gücünde kalandır. Böylelikle Efendimiz Mesih'in sözünün gerçekliği "aşağıdan bağlananın yukarıda bağlanması, aşağıdan çözülenin yukarıda çözülmesi" aslında bu işlerliğin göstergesidir. O zaman bereket, yani aktive etmek, hareketsizliği harekete geçirmek ya da lanet, yani aktive olmuşu durdurmak, sınırlamak ya da ortadan kaldırmak aslında bizim akımla bağ içinde olup olmamamızla alakalıdır. Çünkü her şeyin kendince bir işlerliği bir molekül, atom temeli vardır. Ve her şeyin, bu madde bağlamındaki çeşitlilik içinde, birde mana bağlamında bir araya getiren, ve hem de birbiriyle uyumlu bir biçimde bir araya getiren ve işlerlik kazandıran bir mana yönü vardır. İşte bu açıdan bakıldığında canlı ya da cansız bütün maddelerin iç enerjileri kendi çekim alanlarını oluşturur. Bu çeken ve çekilen ilişkisinde insan, en muhteşem Yaratan sureti noktasında sınırlı bir yaratan olma konumunda oldukça etkindir. Sorun bunun farkında olması ya da olmamasıdır. Alt düzeyde sadece kendi verisinin, kendi iç akımının sınırlılığında insanın bereket olması, aktive eden olması da sınırlıdır. Bu nedenle çeken ve çekilen genelde sadece sınırlılık kavramı içinde kalandır. Ve sonuç çoğunlukla lanet, yani bütün ışıkların kesilmesi, üstle altın buluşmasının bir türlü mümkün olamamasıdır. Oysa esas olan elektron ve proton noktasının nötronla bir arada  işlerlik kazanmasıdır. Yani üçünün bir bütün oluşturabilmesidir. Bu "berekettir". Bu yaşamı ve yaşanan çevreyi aktive etmektir. Bu bir anlamda "sınırsızda sınırlılığın çekim gücüdür". Yani Yaratan'da, Mesihin kurtarışı dediğimiz Yaratan'la bir bütün olma seviyesinde, saran Işık Ruh'la işlemenin en üst düzeyini edinebilmedir. Bu düzey mucizeler düzeyidir. Sırrın açıldığı yani keşfedilemeyenlerin herkesin kendi yaşamı, algısı, kapasitesi, kabına göre görünende değil görünmeyende açılmasıdır. Bu "aşağıda bağlananı yukarıda" yani orijinalde, esasta bağladığı gibi, "aşağıda çözüleni yine yukarıda" yani orijinalde çözer. Bu "yukarıdan verilmedikçe" açılmayan "sırdır". 

BELİRENİ YAKALAMAK


                                                                 Belireni Yakalamak
            Yaşam, kendi hareketliliği içinde aslında durağandır. Yani belli bir döngünün kendi içindeki döngüsünde durağandır. Bu durağanlık içinde hareketlilik sanki hareketsizlik getirir. Oysa kendi hareketliliğini zaman zaman durdurmayı bilmek hareketin hareketsizliğini fark etmektir. Çünkü durma hareketi durdurur ve dinginlik kavramında hareketsizliğin farkındalığını bize bildirir. Böyle bir durumda hareketle hareketsizlik arasında beliren fark, her hareketin aslında hareket olmadığı gerçeğini bize iletir. Çünkü döngü, kendi döngü hareketi içinde, sadece kendi alanında bulunanlardan kendine uygun olanları kendine çeker. Ve bu çekiş içinde, bir manada kendine uygun gördüğü benliğin, kendine uygun gördükleridir. Bu aslında evrenin verileri değildir. Böylelikle bu  döngü, kendi kendine ve kendini besleyen bir döngü oluşturur. Oluşturduğu bu döngü, aslında kendi kendine kendini beslediğini düşündüğü kendi olgularıdır. Yani çevre bendir, çevre içindekiler bendir ve çevre içinde her bir döngüde yine oluşan her şey aslında yine bendir. Oysa veriler benden değil bana verilenlerdir. Oysa benim veri olarak gördüklerim ise, bende var olan ve beni anlatan benden olanlardır. Bu durumda veri sandıklarım aslında beni verdiklerim ve verdiklerimi aldıklarımdır. Bu durumda aldıklarım, asla beni beni benden dışa taşıyan ve beni büyük resimle buluşturacak olanlar değildir. Bu nedenle aslında bu döngünün durması esastır. Çünkü bu döngüde edinilen her şey edinildiği sanılan zaten bende var olanlardır. Oysa bu döngü hareketinin dışındaki hareketlilik esas hareketliliktir ve döngü bu anlamda artık kendi içinde döngüsüzlük ve hareketsizliktir. Ve sadece ürettiği bir anlamda yanılmalardan başka bir şey değildir. Böylesi bir döngüde durmak, döngünün hızının çektiği ve benle bir ettiği gerçek olmayan ama gerçekmiş gibi görünen her şeyi birden bire durdurmak ve dolayısı ile bırakmak ve daha doğru bir tabirle kendi eksenim etrafından fırlayıp gitmelerine müsaade etmektir. O zaman bir noktada durmak sadece hareketsizlik değil toplama hareketinin ya da çekme hareketinin tersidir. Yani bu durdurma hareketi ve bırakma hareketidir. Kısacası bu yine bir harekettir ve döngüyü terse çevirdiği için aslında durağanlığı bozan yeniden bir çark sistemine doğru bizi çark ettiren bir hareketliliktir. İşte böylesi bir döngü durdurma, aslında yepyeni bir seviyede bize esas hareketliliği getirir. Çünkü alma ve verme, doldurma ve boşaltma sisteminde yer açılmasını sağladığı için esas verilenin belirmesi bu anda gerçek olur. Ve verilenler bizim çektiklerimizin üstünde esas boşlukta doluluğu oluşturmak için yerini alır. Çünkü verilenler bizim yönlendirişimiz içindir. Verilenler bizi yönlendirsin diye değildir. Ama bizim, bize çektiğimiz her veri, zaten bizim kendi benliğimizdir. Ve benliğimiz ancak bizi yönlendirmek içindir. Oysa benliğin çekişi, bizim bize verileni yönlendirebilmemiz için vardır. O zaman bu bağlamda durmak "belireni" bulmaktır. Beliren hep var olandır. Var olan içimizde "benin" var ettikleri değil, dışımızda "var edilenlerin" içimizde aslına uygun var edilip yönlendirilmesi içindir. Bu nedenle Yaratan "suretimizde insan yaratalım" demiştir. Ve Efendimiz Mesih bu nedenle  "üstü " yani "üstün egemenliğine" işaret etmiştir. Ama bunun için "düşüncenin yenilenmesi" ve "belirene bakması" şarttır.

7 Mayıs 2013 Salı

DERİN SULAR


                                                                    Derin Sular
            Derin sular, olmayacak bir vakitte, olabileceği vakit içine taşıyabilmenin tek yoludur. Sığ sular ise, ya tecrübe eksikliği ya da tükenmişliktir. Elbette bir başlangıç noktası vardır. Ve bu nokta sığ olan noktadır. Sığ olan noktada dip görülmelidir. Dip tespit edilmelidir. Dip bilinmelidir ki, gidilecek olan noktanın sığ mı derin mi olduğu tayin edilsin. Bu nedenle dip çalışılır, dip çalışıldıkça tekne açılır. Ve tekne açıldıkça su hem yargıdır, su hem yaşamdır. Hem de yeni yaşamdır. Bu nedenle aslında Mesih talebesi suyun içinde yürürken dibi keşfeden ve dibi bilebilendir. Ve bu keşif ve bilmede aslında Mesih temeldir. Ve sonra dibi keşfeden ve dibi bilen bir anda dip ile yüzeyin farkındalığında ve yüzeyin üstünde çağıranın Işığında, Petrus gibi suyun üstünde yürüyebilendir. Kısacası daha derine, daha derine gitmeye meyil eden, arzu uyandırıp gönül koyabilendir. Yeter ki, dibi keşfedip, bildim deyip, sığ suyun cazibesinde ve o yanıltan emniyetinde kalmasın. Yeter ki, ayağın bastığı ve görünen dibe bakış, bizi dibe almasın ve bu bakış, daha derine olan meylinde, bakışını hep üste kaldırsın. Yürüyüş bir andır. Ve o an artık Mesih’le bedenin üstünde, Yaratan’a doğru yürünen zamandır. Ve böylesi bir derine doğru mana yolculuğunda tekne, artık “benliğin” üstüne çıkıp, “benliğin” üstünde durandır. Bu duruş esasında sabitliğin hareketidir. Ve bu hareket bir amacadır. Ama amaçta aynı zamanda bu harekette hareketliliktir. Çünkü bu harekette hareketlilik aslında amaçla bütündür. Yani “derin sulara gitmekle, balık için ağ atmak” aslında dünyadaki amaçsızlığa amaç katmak ve yaratılış gayesini insana bir kez daha net bir biçimde anlatmak içindir. Ve elbette bu aynı zamanda vakitsiz görüleni, üstün gücünde, vakit içine taşımak, vakit içine itmektir. Kısacası vaktin gücünü öldürüp, vakitsizi vakitte işletmek; ve bu işleyişte, işleneni İşleyene kenetlemektir. Burada “buyruk”, hareket ettiren ve “tekne”, ise hareket edendir. Yani Yaratan ve yaratılan aslında aynı teknededir. Ve tekne buyrukta artık derin sulardadır. Bir başka deyişle dünya sığ sulardan yani yargıdan, derin sulara yani esas yaşama geçmiştir. İşte bu geçiş pasifin aktive edildiği bir geçiştir. Burada artık bütün aktive eden unsurlar, mana yolunun derinliğine çeken o tek bir arzuya doğru harekettedir. Yani “ağlar artık balık için atılmıştır”. Ve henüz vakit, ağ atma vakti olmasa da manaya yelken açan mana yolcusu, mana önderinin içindeki önderliği uyandırmasında bütün fonksiyonlarını yaşama atmıştır. Ve tutacağı yalnız alma arzusudur. Ve ne kadar çok alma arzusunu ağları ile yakalarsa, bu etkin işlev sonunda, onu insan düzeyine ve alma arzusundan Yaratanı ışıtan verme arzusundaki insanları tutabilme düzeyine taşıyacaktır. O zaman böylesi bir kişi önce kendi uyandırılışında derin sulara açılımında Işık önderinden aldığı şevkle artık başkalarının teknesinde yani dünyasında da aynı rolü üstlenip onları derin sulara doğru hareket ettiren olacaktır. 

OLMAK YA DA!


                                                                   Olmak Ya Da !
            Olmak arzu edilendir. Olmak istenendir. Olmak hep ardı sıra koşulandır. Ama çoğu zaman olmak var olmayana varmak. Ve var olmayanı varmış gibi varsayarak, var olmuş olan gibi görünende kalmaktır. Oysa olmak var olanda, var olana varmaktır. Ve elbette var olan aslında zaten vardır. Var olana varmak aslında varılmış olanı fark etmek, fark edilende ise temellenip kalmaktır. O zaman demek ki sorun var olunanın varlığından haberdar olmamaktır. Oysa çoğu insan için varlık hep varlıktan ötede varlıktır. Yani her şey dıştadır. Dıştaki ise asla içteki değildir. Dıştaki dıştakinin varlığıdır. Ve aslında bendeki değildir. Olmadığı içinde aslında var olmayandır. İçtekinin varlığı ise ancak içtekinin algısında var olandır. Ve algı neyse içteki odur. Oysa içteki algılanan esas içteki de değildir. Ama esas olana en yakın olandır. Her şeye rağmen öyle ya da böyle dış içe, ancak içteki varlıkta açılır. Ve dış ancak iç varsa vardır. Ve hatta dış iç kadardır. O zaman olmak eğer dışta kalana göre ve dışta kalan  bir şeyse şayet bu olmamaktır. Bu olmuş gibi görünendir. Ya da olmuş gibi olandır. Bu nedenle her şeyden önce dışın içe alınmasından ziyade için kendi genişliğini tespiti esasında için dışa açılması esastır. Bu esasta Yaratan düşünce, yaratılanı ve yaratılan düşünceyi  kapsadığına göre, yaratılan önce Yaratan düşünce kapsamında kendi yaratılan düşüncesinde temel bulmalıdır. Yaratılanın kapsamı zaten kapsayan Yaratanın için kapsamasındadır. O nedenle için eksiklerinde tamlığın şekillenmesi vardır. Eksikleri görmüş olmak boşluk yaratmaktır. Ve yaratılan boşluk demek Işığın dolmasına yol demektir. Ve kısacası için boşlukları demek Işığın aktive edilmesidir. Işığın aktivesi ise, için esas boyutlarına kavuşması demektir. İçin boyutlarına kavuşması ise, olmak demektir. O zaman bir başka ifadeyle olmak demek önce içe bakmaktır. İçe bakmaksa bütün bu ifadelerin ışığında görünende görünmeyeni algılamaktır. Bu da öncelikle içi algılamaktır. İçi algılamaksa için ötesinde içi kavrayan ve kapsayan görünmeyene varmaktır. Görünmeyen üsttür ve üst kapsayandır. Üst büyük resimdir. Ve iç üstün ışımasında içtir. O zaman üst ancak gözün kapanmasında gözün gördüğünün arkasında görülendir.  Ve üstün algısı üstte değildir. Üstün algısı altta da değildir. Üstün algısı ancak üstün altla buluştuğu noktadadır. Bu nokta kutsallıktır. Kutsallık ise dengedir. Denge yalnız için kalpte açılması değildir. Denge yalnız için akılda açılması hiç değildir.  Varlık ise zaten duygu ve mantıkta yani kalpte ve akılda anlam kazanır. O zaman denge yani kutsallık bu üç unsurun ortasındadır. Kalp, akıl ve yaşayan canın birlikteliğinin buluştuğu o noktada üst altta açılır. Ve o nokta ilahi sevgi dediğimiz dönüştürüp değiştiren paylaşım ve vermenin ortaya çıktığı noktadır. O nokta kutsallıktır. Ve kutsallık dışı içe çeken ve içle dışı aynı kılan bütünleştiren o en üst noktadır. Yaratan’la “sevgi ve ihsanda” form eşitliği noktasıdır. Ve bu noktada Mesih belirir.