18 Aralık 2013 Çarşamba

BAĞ KUTUSU

                                                                    Bağ Kutusu
                 İnsan düşüncesi çoğu zaman kendi yapısı içinde oldukça büyük bir kutulama sistemine sahiptir. Yani dışarıdan gelen her türlü veri adeta otomatik olarak düşünce yapımız içindeki dosyalama sistemlerine dağılırken oldukça daraltılır ve üstüne üstlük o veriye en yakın olduğu düşünülen kutu içine adeta sürüklenir. İşte böylelikle düşünce yapımızdan başlamak kaydı ile bir anlamda yer yüzündeki bütün anlayışımız, algımız hep kendimiz içinde kategorize edilmiş hallerde değerlendirmelere tabidir. Yani bir anlamda bizler kutular içinde, kutulara göre tayin edilmiş algı ve sınırlar içinde yaşamaya kendimizi mahkum eder dururuz. İşin kötüsü böyle bir mahkumiyetten nasıl kurtulacağımızı ve dahi kurtulmuş olsak bile böylesi bir kutu dışı durumda nasıl bir yaşam sürebileceğimizi bir türlü bilemeyiz. İşte böylesi bir umutsuz algı içinde de doğal olarak kendimizi tam bir teslimiyetle kutularımıza daha da çok dahil etmek suretiyle, yaşadığımız ilizyonunda var olmuş bir yaşama teslim ederiz. Aslında yaşam içinde yaşadığımızı sandığımız bu alan dar alanımızdır. Kutular kaçınılmazdır. Ama kutuların bağları ile bağlanmak sadece alta göre yaşamı değerlendirmektir. Oysa kutuların içindeki mevcut bağların üstünde kutulara hükmederek ve hatta kutuların varlıklarını inkar edememe gerçeğinde kutuları kurtuluş bilincini oluşturmakta bir araç, bir merdiven olarak kullanabilmek mümkündür. Bunun için potansiyalin farkındalığı esastır. Yani evet, yaratılmış sistem her şeyi kategorize ederek algılamamıza yol vermiştir. O zaman bu algı yolu bir yol olarak kullanılmak içindir. Bu yol içine girip tıkılıp kalmak ya da bize sunulan her veriyi o kutu içinde dönüştürüp değiştirerek kutunun içindeki bağlara entegre bir hale getirmek değildir. İşte bu noktada kutu içinde işlemesi gereken potansiyal ancak aksiyon ile, yani kutunun daha içinde aksiyona, bir anlamda “yürü ve konuş” kavramına dönüşene dek uğraşmak esas olmalıdır. Yani niyet, arzu ve uygulama arasında bir boşluk bırakılmaksızın her iki tarafında ahenk içinde niyet ve uygulama sıralamasında düzenli işlemesi gerekmektedir. Çünkü ancak böylesi bir işle, kutuların içlerini bir anlamda kaplar misali ya da kabı ışığa çevirme misali, bu kez potansiyalde kutuyu ışığa çevirebilecektir. Ve dolayısı ile bu durum, kutucuk düşünce ve algı sistemlerinde ışımalara yol açacak ve bu ışımalar potansiyal ve aksiyonu yaşam mucizelerine çevirecektir. Bu kavramda “yürü ve konuş” esasında ilerleme ve düşünme fonksiyonları sürekli asıl ve suret, kaynak ve ışıma, güneş ve ay modelinde bir birlikte hareket bütünlüğünü de bize sunmuş olmaktadır. Bu denizleri aşmadan ya da dağları denize yürütmeden önce, atılması gereken esas adım olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani biz öncelikle kendi dar alanımızda yani kutumuzda bağlardan kurtulmayı öğrenmemiz gerekmektedir. Bu da kutunun içine her ne kadar insan evladı olarak girmiş isek o kutu içinde oturup düşündüğümüzde aslında üstten alta açılmış kaplar ve algılar olmamız hasebiyle aslında Yaratan evladı olarak yaratılmışlığımızın gerçeğini o kutu içinde düşünüp edinmemiz kaçınılmaz olmalıdır. Çünkü bir noktada kutu içindeki bağlar insan evladını bağlayabilen bağlardır. Çünkü eğilim maddeye olan maddi yapı içinde yer alan ve dar bakış açısında kendi emniyeti içinde algılarını işleten insan için bağlar bağdır. Ama eğilimini manaya daha doğrusu yaşam ağacına doğru çekmeyi başarabilen ve meshedilmişi kendi içinde kendi sınırlarında da mesh ederek kendine Mesih seviyesi algısı olarak bir kurtuluş bilinci oluşturan kişi için ise yani daha doğrusu bu farkındalıkta olmayı yakalamış olan bir Yaratan evladı içinse bu kutu içindeki bağlar özgürlüğe nedendir. Yeter ki, yaşamı ilizyonundan esasına çevirmede yaşamımızı halı hazırda terörize eden bütün ağaç, taş ya da benzeri engelleri sadece oldukları halleriyle görebilmeyi becerebilelim. İşte böylesi bir ayıklama ve seçebilme becerisinde aslında yalnızlık benzeri her bir olumsuz hal ve durum dahi olumsuz hal ve durum olmaktan çıkarak bize esaslı birer yaşam aracı olacaklardır. Burada eğer iyi gitmeyen herhangi bir şey varsa aslında bu kainatın bana işaretidir. Adeta yaşam ödevimde eksiklerin olması gibidir. İyi ödev yapan kişi kutu bağlarında takılıp kalmadığı için iyi gitmeyeni de dönüştürüp değiştiren kişidir. 

14 Aralık 2013 Cumartesi

DOĞUŞ IŞIKLARI

                                                              Doğuş Işıkları

                      Doğuşla başlar yaşam, doğuşladır yeni, doğuşladır her bir gün başlangıcı ve ışıkları. Kısacası doğuş başlangıçtır. Doğuş yenidir, doğuş yeni hayattır. Ama en önemlisi doğuş bilinmeyenin bilinene açılması, bilinenin bir anlamda bilinmeyenle kucaklaşmasıdır. Kısacası o nokta iç içe geçmişliğin, için dışa dışın içe açılması ve muhteşemliklerin güne, günün muhteşemliklere ifşasıdır. Böyle bir bağlamda doğuşla başlayan her şey, kendini yenilemeye her şey, eskiyi geride bırakmaya ve hatta tamamen unutmaya meylini gösterir. Böylesi bir ileri ilerleyişte, eski ile yeni arasındaki döngüye ve bu döngüdeki dengeye büyük bir enerji yüklenmektedir. Bu enerji hayat enerjisidir. Ve hayat bilinmeyenin bilinmesine, bildirilmeyenin bildirilmesinedir. Bu enerji hayatın ta kendisinde "hay" dediğimiz "diri" gerçekliktedir. O zaman doğuş böylesi bir dengeye öylesi bir döngüdür. Ve "hiç" dediğimiz noktadan spiral halkalar halinde o muhteşem doluluğun boşluk algısında, zerreden de zerre olan bize ve bizim içimizdeki spiral açılımlarla bizden geçerek sonsuza dek yola koyulur. Ve "hep" dediğimiz noktada yolunu bulur. Yol sadece yoldur. Yol sonsuzluktur. O zaman sonsuzlukta son olmadığına göre, son doğuşun tekrar ve tekrar döngüsünde sonsuza doğuştur ve bu döngüde döngü hep dengede olduğu için bu son hiç yoktur. Sonsuzluk aslında "hiçle heptir" ve heple hiçin birlikteliğinde açılan o yüceliktir. Yücelik ise doğuşun katmanlarla içeriğidir. Yani hep iç içe geçmiş doğuş, döngü ve dengelerde, madde ve mana arasındaki gidip gelmelerde kainat görkeminin işleyişi ve işlevidir. Yaratan düşüncenin ışıklarında Yaratan işlevin işlemesidir. Böylesi bir işleyişte aslında böyle bir doğuş zerre varlıkta yokluktur. Ve yokluksa aslında varlıkta içeriktir. Çünkü yok ne vardır ne yoktur. O zaman doğuş yokluğadır. Ya da doğuş yoktur. Oysa var olan gerçeklerde ışımalar doğuşa ışımalardır. Yani varlık ve yokluk, hiçlik ve heplik aslında "Hiç Varlıkta" doğuşta vardır. Yani doğuş bir anlamda döngü ve dengede farkındalıktır. Her seviyede doğuş yokluğa döndüğünde varlık yeni bir seviyede döngüyü dengeye davet eder. Bu noktada açık olan şey şudur; son yoktur ve dolayısıyla ilk yoktur. İlk ve son sonsuzlukta sadece sonu algılayana ilk ve sondur. Ve bu nedenle ilk O'dur, son O'dur. O ise aslında suretsizlikte "O" denilen ve diyende şekillenendir. Oysa şekil yoktur. Çünkü düşüncedeki enerji kıvılcımları suretsizdir. O zaman yaşam suretsizlikte surettir. Sureti kendinden bürüyen ise suretsizliği kaybetmiştir. Ve suretsizlikte suretsizliğe doğan maddede aldığı surette amacı boğandır. Bu nedenle "Söz" vardır. Ve söz bu suretsizliği surete doğuşta yeniden suretsizliğe doğuşla asla taşıyandır. O zaman doğuş doğuşla seviyede kilitlenmeye yolu açan sonsuza bir doğuştur. Böylesi bir suretsizlikte suret aslına dönüşüp değişmekte aslında yola koyulmuşluktur. O nedenle yol açılmış ve yol yine sonsuza yol olmuştur. O zaman doğuş ışıkları hayata hayat, yola yol ve ilizyona sondur. İlizyon son bulduğunda gerçek sonsuzluktur. Bu elbette doğuşta yeni hayattır. Yeni hayat sonluluğun sonsuzluğa teslimiyetidir. Bu teslimiyette döngü ve denge vardır. Bu döngü ve dengeyi algıda hayat çizgisi sonsuzlukta bir noktadır. Ve noktanın elbette bir çeperi vardır. Kendince bir başı ve bir sonu oysa nokta oraya doğmuştur. Yani doğmuşluk içinde doğmuşlukta aslında sadece çeperi kadar bir olgudadır. Ve doğuşlar döngülerinde dizildiklerinde çeperlerin temasında artık bütün vardır ve bütünde çizgi olmuştur ve çizgide başlangıç ve son artık değerini yitirmiştir. O zaman doğuş neye doğuş, kime doğuş ve neye göre, kime göre doğuştur. Yani esaslı bir doğuş bütün bu olguların gerçeğinde o muhteşem yokluğa doğuş olduğunda hem nokta hem çizgide hem yokta hem varda doğuştur. Ve o zaman "söz" beden almış hal gerçekleşir. Suretsizliğe suret noktada kendini ifşa edip çizgi üstünde yerini aldığında çizgideki diğer noktaları kendine çeker ve bir beden inşaa eder. Beden görünüşte hem maddedir hem mana çünkü bütün bu değerlendirmede suretsizlik maddeye isim veren, şekil biçen olduğu gibi mana da aslında bütün bunlara his katıp yorumlayandır. Böylesi bir harmoni içinde suretsizlik surette açılırken sureti de suretsize taşır. Ve böylelikle olması gereken döngü tamamlanır. Döngünün tamamlanması düşüncenin ışıması, işlevin işlev olması ve hayatın belirmesidir ki işte bu işleyişle yaşam haz üretir ve sonsuzlukta Yaratan'dan sonsuza dek haz alacak olanlar sözün doğuşunda Yaratan'a doğarak saran ışık itişinde döngüyü hazda tamamlarlar ve "yaşam olsun" yaşam olur. 

28 Kasım 2013 Perşembe

SONU SORGULAMA

                                                                  Sonu Sorgulamak

            Çoğu zaman bizim son algımız aslında kelimenin tam anlamı ile bizim son algımızdır. Yani kısıtlı ve sınırlı görüş alanımızda sonu son olarak değerlendirmemizden kaynaklı bir bakış açısıdır. Oysa gerçekten her son gördüğümüz noktada "sonu" sorgulamak aklımıza bile gelmez. Çünkü o nokta bizim için bitmişlik noktasıdır. Oysa bitmişlik noktası aslında yeni bir başlangıç noktasıdır. Yani durup dururken son gelmediği gibi, sürekli bir döngü içindeki yaşam için de son, aslında belli bir süreklilik içinde bir takılma noktasından başka bir şey değildir. Bu takılma noktasında, ya kendimiz kendimize bir son tayin edip son olduğuna karar veririz ya da gerçekten süreç içinde o sürecin içinde bulunduğumuz seviyesinin bitmişliğinde kendimizi yeni bir seviyeye teslim  ederiz. Fakat biz bizdeki sürekli sınırlıya endeksli bakış açımızda genelde kendi sonumuzu tayini tercih ederiz. Yani "sonu" sonla değerlendiririz. Bu ise üst Işık bağımızın kopmasıdır.  Çünkü bu durum kara ışıkla yani adeta ultra viole ışığı ile baş başa kalmamız demektir. İlginçtir. Bu ışık bildiğimiz gibi aslında hava bulutluyken de ve hiç yanma ihtimalimiz yokken de bizim yanmamıza neden olan bir ışındır. Ve bu ışın insan için zararlı bir ışındır. Demek ki, bizimde aslında kendi sınırlılığımızda kendimize tayin ettiğimiz sonumuza takılıp kalmamız bir anlamda yanmayacağımızı düşündüğümüz bir havada kendimizi farkında olmadan yanmaya maruz bırakmamız gibidir. Ama işin aslı farkında olmadan kendimizi zararlı ışığa tabi kılmış olmamızdır. Yani burada bir ruhsal yanış söz konusudur. Zaten bir çok kişinin bildiği o meşhur Adem-Havva öyküsünde aslında yılanın yaptığı da budur. Yani içsel karşıtımız, egomuz tayin ettiğimiz herhangi bir sonda bizi birden bire sıçramaya ve bu sonu atlamaya yönlendirir. Ve bunu yaparkende aradan olmak için gerekli süreci kaldırır. Yani anlık bir tatminle, bizi döngü içinde kendimize kilitler ve süreci bir kenara bıraktığımızda artık her şey doğrudan kısıtlı ve sınırlı görgü ve algımız içinde bize kalmıştır ve bu algı içinde de kendi gücümüz hep takılır kalır. Son ve anlık haz ile  "olma" sürecini hızlandırdığımızı sanırız, ama bir daha son gelir. Hemen anlık hazzın verdiği haz algısı geçer geçmez ve bir daha gayretle yeni  bir anlık haz çaresi ararız ve yine yeni bir son.. O zaman son bize gerçekten son olmaya başlar hem de süreklilik içinde bir son. Bu da karşıtımın bize oluşturduğu ilizyondan başka bir şey değildir. Ama bu durumla, sanki kendi kendimize uydurduğumuz anlık hazlar içinde, sonu gelmeyen bir tatminsizliğin sonumuzu getirdiği algısında, kendimizi sürekli olarak kendimize kitler ve sonrada bütün dünyayı suçlamaya başlarız. Oysa sürece müsaade etmemiz ve sonun son olmadığını görmemiz esas olmalıdır. Çünkü aslında sürekli hareket halindeki döngüsel sistemde aslında son yeni başlangıçlaradır. Bu nedenle Mesih İsa, net olarak bize "içimizdeki ışığı" söndürmememiz konusunda bir uyarıda bulunmakta  ve hatta "ışığın kararmasının" kötülüğüne işaret etmektedir. Işığın kararması, faydalı ışınların ultra viole gibi zararlı ışıkla yer değiştirmesinden başka bir şey değildir. O zaman sonsuzluk yolcuları olan Işık çocuklarına düşen bu yolculuğun gerçekten sonsuza olması ve sonsuzun içinde hareket ederken, sonsuzun da içimizden geçmesini sağlamak için "sonu sorgulayabilenlerden" olabilmektir. 

21 Kasım 2013 Perşembe

KENDİNDE KALMA


                                                           Kendinde Kalma

                      Kendinde kalma, kendine takılmadır. Bu aslında bir çok yaşam için kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza çıkar. Yani takılma bir sebep değil sonuçtur. Ve böylesi bir sonuca varıldığı anda ise, artık yaşamın içinde yaşama karşıt, yaşamı durduran bir sebep olmaya başlar. Çoğu zaman böylesi bir sonuca yaklaşım aslında kolay fark edilebilecek bir yaklaşım değildir. Çünkü bizi anlık hazlar küçük sıçrayışlarla bir yerden bir başka yere doğru taşır durur. Bu sıçramalar esnasında aslında fark edilmez küçük kabukçuklar oluşmaya başlamıştır bile, ama fark edilir bir durumda değildir. Çünkü küçüktür. Alma arzumuz aslında yaşamı ileriye çeken, yaşama enerji veren temel kaynaktır. Bir olmazsa olmazdır. Ama alma arzumuzu sadece kendimiz için almaya çevirmemiz kabuk oluşumunun başlaması demektir. İşte yukarıda bahsettiğimiz her anlık hazdaki sıçrayış aslında alma arzusunun başarısıdır. Bununla birlikte yadsınamaz bir gerçek vardır. Bu gerçek bizi hayvanlar aleminden ayıran bir gerçektir. Alma arzumuzu potansiyel olarak kendimiz içine kilitlemek. İşte böyle bir kilitleyişte arzu yavaş yavaş kabuk oluşturmaya başlar. Yani adeta kanda kolestrol plaklarının oluşumu gibi, alma arzusunu kendi eksenimiz etrafında kilitlemeye başlamış olmamız, yavaş yavaş günlük yaşam damarlarımızın etrafında halkalar oluşturmaya başlar. Ve o güne kadar bir çok sorunun üstesinden gelebilmişken bir yerde takılır kalırız. İşte o anda artık sıçrama yoktur. Birden bire dünyamız inanılmaz bir karanlık içine tıkılır kalır. Bu nokta depresyon noktasıdır. Neden böylesi bir karanlık içine girildiği sorgulanmaya başlar. Burada bir başka yanlışımızda varılan sonucun son hadise, sorun ya da olayla bağlantılı olduğu yanlışıdır. Oysa daha önce böylesi sorunlar zaten bir çok kere aşılmıştır. Burada takılıp kalınması şimdiki sorunun diğerlerinden çok farklı ya da çok güçlü olduğundan değildir. Ama kişi ister istemez böyle bir yanılgı içindedir. Çünkü artık o küçük kabuk parçaları büyük bir kabuk oluşturmuştur. Ve kişi kendinde kalmıştır. Kendinde kalma durumu aslında ister büyük boyutta olsun, ister küçük boyutta olsun tamamen Işıkla yani Yaratan düşünce ile bağın kopması demektir. Dolayısı ile büyük resmin kaybolmasıdır. Böyle bir kayıpta artık küçük resim içinde de işlerlik kalmaz. Çünkü umut kalmamıştır. Burada Işıkla bağ olmaması yaşamın enerji kaynağı ile bağının kopması demektir. Her şey iyi giderken neden böyle bir yerde takılıp kalınmıştır? Kişi bu soruyu sormaya başlar ve bu soruyu sorarken de "neden ben?" şeklinde bir başka soru kişiyi iyiden girdaba çekmeye başlar. Daha önce de dediğimiz gibi bu aslında hep alma arzusunu "kişinin sadece kendi bencil istemleri etrafında döndürüp" durmasından ötürü bir çok olayın, bir çok döngünün, bir çok atlanılmış durumun bir sonucudur. Yani zaman içinde gelişen, biriken çok önemli bir içsel problemin sonunda dışa vurmasıdır. Bu durumda aslında o son takılıp kalınılan nokta aslında sorun değil özdeki sorunların son noktasıdır. Böyle bir durumda yapılması gereken, bu kendinde takılmadan bir an önce çıkmaktır. Bunun ilk adımı , bu durumun böylesi bir arka planda sebep değil sonuç olduğu gerçeğini iyi idrak edebilmektir. Yani bütün depresif durumlar, bütün sıkıntılar, bütün içsel huzursuzluklar, korkular hep belli bir birikim sürecinde hep içselliğimizde kendimizi tatmini aramada yanlış bir yol izlemenin ve oldukça ben merkezli hareketin sonucudur. İkinci adım ise ise hemen bütün bakış açımızı kendimizin dışına çekebilmek ve olumlu bir bakış ve hizmetle başkalarına yönelebilmektir. Mesela samimiyetle aile ya da dostlarının sorunları ile ya da onlara yardımcı olmak için kendilerini ortaya koyan bir çok kişinin daha canlı, daha sosyal, daha mutlu oldukları çoğu zaman bir gerçek olarak gözlerimizin önündedir. Ve elbette burada üçüncü ve son adım ise bu adımı seçmeye kararlılıktır. Yani kendine takılıp kalmadaki karanlığa razı olmayı seçmek ya da bir an önce ışıkla bağı, ışığı yakmayı seçmek. Karanlığı seçmek her gün yeniden karanlığın karanlık üretmesini seçmiş olmaktır. Işığı seçmek ise  bir günlük ışığın tamlık ötesi yani günün ötesinde çok günleri aydınlatacağı gerçeğini de seçmiş olmak demektir. Gün be gün karanlık mı yoksa  bir gün bile seçilen ışığın günlerce yetebileceği gerçeğinde gün be gün ışığı seçmek mi? 

24 Ekim 2013 Perşembe

VERİNİN GÜCÜ

                                                               Verinin Gücü
            Benim algılarımın, hissedişlerimin dışına doğru yürüyüp, kendi rızam için kendimden çıkmış olma ve çıkılmış olan o noktada durabilmek aslında beklemeyi bilmektir. Beklemek, bir anlamda ileriyi görmeye yol açmak ve elbette böylesi bir arzu uyandırıp beklemenin getirisinde de bir anlamda geçmişten geleceğe bağ kurmak demektir. İşte böylesi bir ileriye dönük bekleyişte hem geçmişten geleceğe doğru beni ilerleten bağın gücünde, hem de bu bağda geleceği bana çekmenin bilincinde, bir güç oluşur. İşte böylesi bir güçte, artık görünen görünme niteliğini ardındaki görünmeyen gerçeklerine doğru geçişken kılar. Ve görünen görünmeyeni ile birlikte görünür olmaya ve kendi sebeplerini bekleyene doğru taşımaya başlar. Bu bekleme esnasında bir anlamda iç dışa arzusunu sunar ve dış içe kendi arzusunu sunar. Böylesi bir geçişte diyalog vardır. Ve bu diyalogda da hiç kuşkusuz veriler vardır. Veriler aslında öncelikle tekil görünümlüdürler. Oysa kainat yaratılışı sistemi içinde tekil görünen her şey kendi içinde çoğuldur. Çoğul görünen her şeyse yine aslında tekilde bir bütünün ifşasıdır. Bu nedenle kendinden kendi rızası için çıkmasını bilen kişi, bir anlamda beklemesini bilen kişidir. Bu bekleme bir nasip beklemesi değil, bu bekleme bir arzu beklemesi olduğu için veri, bu noktada netleşir. Netleşen veri önce tektir. Ama aslında veri kendi çokluğu ile gelir. Kainatın temel prensibi olan üç temel sütun prensibi bir anlamda her veri için geçerlidir. Yani her bir verinin hem negatifi, hem pozitifi, hem de denge unsurunu oluşturacak bir orta sütunu vardır ki bu sütun durdurma enerjisidir. Bu bir verinin içeriğidir. Bu yukarıda da dediğimiz gibi aslında kainat prensibidir. Fizikte böyledir Atomda proton, elektron ve netron olarak mevcuttur. Yani proton pozitiftir. Elektron negatiftir ve netron ise dengeyi sağlayan, gerekli durdurmaları gerçekleştirendir. Acılar yolunda olan her bir insan için veri salt veridir. Ve gücü sadece fizik görüntüsü içinde mevcuttur. Oysa mana yolunda olan samimi bir Mesih talebesi içinse veri aslında daima çoğuldur. Yani üç boyutlu halde gelir. Yani insana kainat içinde ulaşan her bir veri aslında kainat prensibi gereği böyle gelmektedir. Ama ne yazık ki, bir çoğumuz için bu prensip kendi fizik ve madde algımız içinde sınırlı ve kısıtlı görüşümüzde sadece fizik ve maddede algılanır. Dolayısı ile bizi şekillenmeye, üst forma doğru taşımaya gelen veri alt veri algısı içinde erir gider. Demek ki, kişinin kendi alma arzusu içinde düşmüşlüğünden yeniden Yaratan suretine dönüşmesi olgusunda verilerin rolü vardır. Yani onlar olmaksızın bu şekillenme gerçekleşemez. Bu da bize olduğumuz yerde kendi acılar yolumuzda dönüp durmamız demektir. Oysa kendi rızası için kendisinden çıkan ve aynı zamanda geçmiş ve gelecek bağı içinde şimdi büyük bir beklenti içinde ileriye doğru bakıp bekleyen için veri bu kişiyi  şekillendirmek için geldiğini gösterecektir. Ve bekleyen veriyi algılayan olacağı için verinin üçlü içeriğini de daha ilk andan itibaren fark edebilecektir. Bu bağlamda her bir veri kendi içinde bir iyileştirme melekesi taşımaktadır. Bununla birlikte mana yoluna geçerken içimiz acıyarak geride bıraktığımız ve şimdi iki katıyla karşılık göreceğimiz eski bağlarımızın yargıları da bu verinin içinde kendi yerin almaktadır. Yani verinin bir boyutu pozitiftir. Şifadır. Bir boyut ise negatiftir. Yani bıraktıklarımızın bir daha etkisinde kalmamak için bir yargı sistemi getirir. Bunlarla birlikte veri içinde daima orta sütun ileriyi bize sunmak için vardır. O müjdedir. Müjde, bize her veri içinde açılan mantık üstü imanda geleceğin bugünde umutla açılmasıdır. Burada tamamen Yaratanla bütünlüğün en üst derecesi Mesih seviyesi vardır. Yani her bir veri aslında kendi rızası için kendinden çıkıp dışarıda yani bedenin ve egonun terkinde bekleyiş içinde böylesine bir çoğul halde kişiye gelir. Ve artık binlerce veri kişide farklı açılmaya ve kişide yepyeni bir form oluşturmaya başlar. Artık şarap yani belli bir dönüşüm ve değişim döngüsnün getirdiği tamamen olmuşluk, yani manada yepyeni bir yaşam ve bakış açısı gerçeği yepyeni bir tulumda yani yenilenmiş bir fizik ve madde algısında  kendini ifade etmeye başlar. Alma arzusu aslında doğaya zıtlıktır. Ve insanın varlığı, surete yürüyüşü bu zıtlıkları daima islah eder durumda olmaktır. Bu algı yerli yerinde olduğunda suret bütündedir. Ve Mesih ifşa olur.

16 Ekim 2013 Çarşamba

AKTİVE ETME

                                                            Aktive Etme                  
Gözler ve kulaklar kainata açılan kapılar misali kendi sınırları içinde durmaksızın işlevlerini sürdürür dururlar. Çoğu zaman filtreleri olmadığı gibi bazende kendi içselliğinin oluşturduğu kendi ürünü filtreleri kullanır ve bu filtre ya da filtresizliklerinde kendilerine has bir algı ve dünya sistemi oluştururlar. Oysa bütün bu işlevler aslında kainatla önümüze serilmiş müthiş potansiyalin aktive edilmesi için insanı kainatla buluşturmak için vardırlar. Çünkü herşey aslında aktive edilmek için bir anlamda insanı bekleyip durmaktadır. Bu nedenle kainatın son basamağı, bir anlamda ortaya konulmuş muhteşem potansiyalin son basamağı bu potansiyali aktive etmek için var edilmiş insandır. Ve dolayısı ile aktive eden olarak yaratılmışlığın üst basamağını oluşturma durumu göz önünde bulundurulursa bir açıdan insan kendi sınırlı hükümranlığı içinde  yaratılmışlığın ilk basamağı olarakta görülebilir. Bu nedenle Yaratılış öyküsü anlatımında kadim yazılar evrenden insana ve insandan evrene olmak üzere iki öykü sunmaktadırlar. Yeter ki insan bu gerçeği kendi evrene açılan kapıları ile algılayabilsin. Bu muhteşem varoluş gerçeği ve kişinin varlıktaki rolünü görmesi ve duyup algılaması beş duyusu üzerine çıkabileceği ve gerçeği kendisinde görebileceği bir dönüşüm ve değişim sürecine ve kendi oluşturduğu filtre ve filtresizlik kabuklarından kendini arındırabimesine bağlıdır. Herşeyden önce buna uyanması, aslında yukarıdan uyandırılması gerekmektedir. Çünkü kainatta sunulan potansiyali aktive etmek bilinç ister. Bilinçse yaşama uyanıklılık halidir. Ve bu ciddi istem gerektiren bir durumdur. Mesih'in görmeyen gözleri, işitmeyen kulakları fark etmiş olmasına rağmen bu işlevleri kullanamayanlara istemlerinin ne olduğunu sorması bu nedenledir. Çünkü istem öncelikle kişiyi yaşama uyanmaya aktive edecektir. Bu aktive ediş yaşam için kabuk atma, bütüne dahil olma, antlaşmada yerinin farkına varma uyanışıdır. Bu nokta gerçeğin görünmesine yol açış noktasıdır. Ve gerçekle kişi artık aracısız kendinde, kendiyle ve kendinden yüzleşir. Artık filtre ya da filtresizlik dünyası değil potansiyali ile varoluş dünyası kişiye açılmıştır. Burada artık insan kainatta baş köşededir. Böylesine bir uyanışta potansiyale hüküm devreye girer. İşte bu aktive ediştir. Bu aktive edişte veriler etkinleşir. Yani başlangıçta içi uyandırma amaçlı içte yönlendiriş bu kabuk atma olgusundan sonra içte net bir görünüşe bürünmüştür. Burada kişi kendi algı ve bilincinde de netleşmiştir. Aslında bu kendini kendinden soyma durumunun bir sonucudur ve kolay değildir. Acı ve ter gerektirir. Karşılığı ise potansiyali aktive edebilecek güçteki netlik ve saydamlıktır. Bu saydamlıksa aktive edilmiş olumlu ve olumsuz bir çok veriyi bize getirir. Yani üst ve alt, fizik ve metafizik artık aynı çizgidedir. Potansiyal dinginlik aktive edilişte yepyeni potansiyalleri çekmekte ve yeni aktivasyonlarda kainat verileri kişiyi kendi boyutunda etkileyip yepyeni etkileşimler yol açmaktadır. Bu muhteşem bir spiral ilerleyiş döngüsünün dönüştüren ve değiştiren etkisinin devamlılığıdır. Yaratan ve yaratılan aynı çizgide hükmeden ve hükmedilende hükmü aktive eden olarak bu devamlılıkta bütünde buluşurlar. Bu yaşamın yaşama uyandığı noktadır. Ve veriler artık bu noktada verileri karşılayanın etkisinde hükmedilebilecek bir boyuttadır. 

11 Ekim 2013 Cuma

BİLİNMEYENE YOLCULUK

                                                         Bilinmeyene Yolculuk

                      İç dünyamızın kendi gizemli döngüsü içinde hep döner durur ve çoğu zamanda ne kendimizle birlikte, ne de kendimiz olmadan kendimizden çıkıp pek de uzaklara gidemeyiz. Çünkü o gizemli döngülerimiz içinde, hem kendimize has alışkanlıklar edinir, hem kendimize has çizgiler oluşturur dururuz. Oysa o çizgilerin ötesinde oldukça karmaşık ve bize göre bilinmez olan muhteşem bir varlık alemi vardır. Ama ne yazık ki, bu muhteşem alem, hep bizim dışımızda, bize yabancı bir alem olarak kalmıştır. Aslında bu yabancılık çoğu zaman hoşumuza giden bir yabancılıktır. Çünkü kendimize alışkanlıklar edindiğimiz ve kendimize has çizgiler oluşturduğumuz kendi dünyamız bizim dünyamızdır. Oysa varlığımızın esası, yabancı olarak adlandırdığımız o bizim dışımızdaki dünyaya ilerlemeye endekslenmiştir. Bu bağlamda yabancılığından endişe ettiğimiz bizim dışımıza adım atma korkusu farkında olmadan bizi bize kilitleyen olumsuz bir gerçeklik olur. Ve bizi kendi içimize gerileterek bu kez kendimize de yabancı olmamıza yol açar. Bizlerde geneldi bu iki yönlü yabancılaşmada ara çizgi oluşturmuş olan dışa ve içe geçirgenliği olmayan kabuğumuzda bir ömür sürer ve o ömrün içinde de her gün kendimize doğar ama yine her gün kendimize ölür dururuz. Oysa çizginin hemen ötesindedir esas canlı olmanın işareti yaşam. Bilineni bilmeye alışkanlığımız içinde, kendimizi kendimize köle edip, kendimizi kendi döngülerimiz içinde öldürmeye endekslemişken, çizgilerimizin ötesinde bilineni geride bırakıp bilinmeyene adım atmak aslında yaşamı yaşanır hale getirmenin riskini almakla eş anlamlıdır. Yani ilginç ama mantıklarımızın ötesinde varlığını sürdüren yaşam, yine mantıkların ötesinde varlık olmakta ve bize yaşam vermektedir. Madem Mesih seviyesinde bana ölmeyi öğrenen benliğim, önce bana ölmelidir. Madem ki, esas yaşam o ölmenin ardındadır. Bu her ne kadar da mantığın üstünde, mantığımın ötesinde bir mantıksa da, o zaman kendimden çıkma da doğal olarak bana kendime gelme şansını verecek olan risk adımıdır. Yani aslında bir başka deyişle bilinmeyene doğru atılan her bir adım, esas bilinenin bilinmeyen olduğunu ve bilinmeyenin bilinen olması gerektiğini bana bildirmiş olacaktır. Böylesi bir adım aslında o muhteşem makro kainat olgusunun bütün sistemi ile mikro kainat olgusunun bütün sisteminin bir anlamda iz düşümü misali birbiriyle dengede buluşması ve bir başka deyişle birbirlerine kendilerini takdim etmeleridir. Böylesi bir takdim edişte, varlıkta verişin işlerliği devam eder. Yani "yola dost" olma dinginliği bütüne dahil olma gerçekliğinde, bütün işlevliği ile işlerliğini kazanır. Ve böylesine bir işlerlikteki teslimiyet ise, bilinmeze doğru yolculukta o bilinirlik içindeki dar algıyı bir kenara iter ve artık kainat kişiye açılmış olur. İşte böylesi bir açıklık ve işlerlikte ilerleyiş risklerin riskleri çekişi ve kaosu, ve dolayısı ile karanlığı da ıslah ve aydınlık için işlerliğe dönüştürüp değiştirecektir. O zaman "kendi rızam için kendimden çıkma" aslında beni esaslı bir biçimde kendime doğru taşıyacak olan tek gerçekliktir. Ve bu bilinmeyene yolculuk elbette fizik bilinmeyen üstünedir. Bu bilinmeyene yolculukta ilk adım ve getirileri aslında "neden ben?" sorusu üstünde "evet, yine ben!" seslenişinde için dışa haykırışını getirir. Bu aslında kişiyi tekilden çoğula taşıyan, sadece kendine endekslenmiş ve anlamsızı anlamlandırma kaygısındaki yaşamını, çoğula adanmış anlamlıyı bir anlamda anlamsızlaştırma gerçekliğinde bir dolu yaşama doğru taşır durur. Bilinmeyen aslında doluluğa bilinmeyendir. Anlamsızlıksa artık anlamlıdan hareketle makro kainatın algısında bir anlamlı anlamsızlıktır. Ve böyle bir diyalog hakiki manada makro ve mikro arasında ve mikro ile makro arasındaki muhteşem bağdır, hakiki manada vermedir. Bu öyle bir vermedir ki, bu vermede Mesih belirir. Yani o eşsiz suret seviyesi ve orijinaliyle aynı düzeyde buluşur. İşte bu buluşma "bereketlenme", bu buluşma "yaratmadır". Bu buluşmada vermenin de kabı kırılır. Çünkü yaşama verilen şeyler bilinmeyene değil bilinenedir. Şöyle ki, verilen şey içsel arzunun beklentisine belli bir geri dönüşüm beklentisinde verilmektedir. İşte bu içsel arzu için bilinen döngüsünün arzusudur. Dışın bilinmeyeni içe zaten bilinmeyendir. Oysa vermenin karşılıksızlığında bilinmeyene teslim, bilinmeyene risk vardır. Ve bilinmeyen Yaratandır. Yaratana yürümek bu anlamda önce aynı forma dönüşmek ve değişmekle başlar ve sonra Mesih düzeyi ile kucaklaşmayı arar. İşte bundan sonrası ise artık adaleti aşağıya çekmek, iki ayrı dünyayı mantık üstünde, ters mantıkta bir araya getirmektir. O zaman her kaos, her karanlık bir neden taşır. Bu neden "neden ben?" değil, "evet, ben!", " iyiki ben!" kavramında sonsuza sonsuzla kucaklaşır. Orada imkansızlar tamamen aşılır ve imkansız imkan olur. 

19 Eylül 2013 Perşembe

YOLUN GÜCÜ


                                                                    Yolun Gücü

                      Yol'un aslında kendine göre bir itiş gücü vardır. Hele bir çıkılmaya görülsün. Yani her şeyden önce çıkılması gerekli bir gerçekliktir yol. Elbette her yol bir yere götürür ya da götürmez ama en azından ileriye dönük bir atılımdır. Bir gayretin ifadesidir. Burada bir yere, bir yöne doğru yönelmenin etkinliği olduğu kesindir. Yani iş adımı atabilmektedir. Ve bu adım aslında niyet ve talep birlikteliğinde ortaya çıkan bir hareketlilik halidir. O zaman böylesine bir hareketlilik halinde niyet ya sebep olmayadır ya da birilerinin hareketliliğine sonuç olmadır. Aslında bu başlangıç noktasında niyetle birlikte talep kendini yolun bizi bir yere götürüp götürmeyeceğini net olarak gösterebilecek olan bir göstergedir. Evet, çünkü eğer niyet ve talep özellikle sebep olmaya ise o zaman yolun bizi bir yere götürmemesi düşünülemez. Çünkü yol artık sebebin yoludur. Ama eğer yol bir başkasının hareketliliğinin bir sonucu ise, o zaman bu yol yine bize yol olmakla birlikte, bizi pek de bir yere götürmeyecek bir yoldur. Çünkü her şey bir yana artık yol zaten böyle bir durumda başından sonu belli olan bir sonuç yoludur. Zaten yolun başında, yolu başlatan neden sonuçtur. Sonucu baştan belli olan adım kendi kendini olduğu noktada kendine kilitlemiş olan adım olduğu için, bu adımın getirisi de ileriye doğru bir evrilme değil tam tersi kendine doğru bir evrilmedir ki, bu da kişiyi kendi kendine kilitleyen bir evrilmedir. Ama sebebine adım atmak, sebep olmaya doğru evrilmek, sebep olmaya doğru kendini ileriye itmek aslında üstün iradesinin işlemesine yoldur. Çünkü Musa'nın kızıl deniz önündeki üstü çağırmasındaki cevap, altın hareket etmesine talep şeklinde gelmiştir. O zaman adım sebep olmaya bir adımsa alttan atılmalıdır ki, yönü üstten gelsin. Mesihi kurtarışta Mesihe sunulan kase her ne kadar altta bir sunu ise de sebebe doğru hareketlilikte yönü tayin eden üsttendir. Yani beden kendisinden geçmeyen kaseyi göğüslediğinde bütün dünyaya kurtuluş getiren bir yola sebep olabilmiş ve bu sebep oluş üstten gelmiştir. Şimdi o zaman bütün bunların doğrultusunda yol ya sonucadır ki, gerçeğe ve yaşama çıkmaz, gerçeği ve yaşamı ancak ilizyon haline getirir ve sonuç olma bilincinde başladığı için daima sonucu bende sonuçlandırır. Yada yol sebebedir ki, gerçeğe ve yaşama çıkar. Ve bu artık ilizyon değil, yolun gücünün üstün gücünde açılımıdır. Bu nedenle yaratılış kararlılığında var olan kaosu islaha doğru sürekli dönüştürüp değiştirmek şeklindeki sebep olmaya yaşam kararlılığında yeni  sene, yeni transformasyon bizi saran gerçeklere de dönüşüm değişim kararlılığı ile yaklaşmayı getirmektedir. Yani artık Mısır, yani bizi bize mahkum eden o sınırlılık esareti geride kalmıştır. Ve çöl dediğimiz, aslında "suretsizlik içinde" var olma, kabı bir araç kılmakla yani arzuyu bir "araç" kılmakla birlikte kabı "aracı" kılmama, yani "BEN neysem O'yum" gerçeğinde Mesih düzeyinde birleşme gerçeğinde yaşama çıkma halidir. Burada artık araç yol, araç gerçek, araç yaşam olmakla birlikte artık "aracı" yoktur, olmamalıdır. Çünkü bendeki Mesih Mesih'teki ben "Yaratan düşücede" artık birdir. İşte bu yolun gücünün bizde açılmasıdır.. Yani böylesi bir suretsizlik yürüyüşü "çardak" gerçeğini varlık içinde var olan kendinden korumanın farkındalığını bize getirir. Surette suretsizlik algısı bizi esas Yaratan'a suret olmaya taşır. Bu suret içindeki "ben neysem oyum" artık "BEN neysem O'yum" halinde mikro evrenin duvarlarını, bir "şofar" sesinde yıkmış ve "makro evrene" kapı açmıştır. Yani "pozitif" dediğimiz gerçeğin gerçekle yüzleştiği ve kainatı ferde getirdiği dönüşüm ve değişim "negatif" dediğimiz dar alanın bütün sınırlılılığını alaşağı edebilmiştir. O zaman "yola çıkmak" aslında "sebebe çıkmaktır". Yola çıkmak sebebe çıkmaksa şayet, o zaman negatifi birimden uzaklaştırma kararlılığı Yom Kipur gerçeğinde yani Mesih talebesi için Mesih'te ödenmiş bedelde, bütünde de negatifi yani karşıtı yaşamdan uzaklaştırma kararlılığını ve huzurda duran bir yaşam kararlılığını bize getirmiş olacaktır. Bu noktada ise artık devrede "suretsizliğin gücü" vardır. Suretsizliğin muhteşem ışımasında Işık artık yolu gerçeğe ve yaşama çekendir. Böylesi bir günlük yaşam tamamen gündüz bulut ve gece ateş bulutu ile korunan bir yaşamdır. Yani yaşamın yakıcılığı gölgelenmiş, karanlıkları ile aydınlanmıştır. Kişi artık YOL'dadır. 

12 Eylül 2013 Perşembe

TÜKEMİŞLİK SENDROMU


                                                        Tükenmişlik Sendromu

                      Varlık korkunç bir döngü içinde kendi döngüsünü tamamlama peşinde koşar durur. Bu her bir dairesel döngünün baş döndüren rutini, adeta kendi içinde kendini sürekli yineleyen bir enerjinin, bir anlamda varlığın enerjisinin, sürekli aynı üretimde ve çoğunlukla tükenmişliğe doğru evrilen sıradan yaşam enerjisinin nedenidir. Döngü, kendi rutininde kendini yineleyerek dönerken ve yukarıda dediğimiz gibi bir evrilme eğilimi gösterirken, aslında bir diğer taraftan da, kendi haz algısı içinde, biraz sonrasını unutan akvaryum içindeki balık misali, kendini yenilediği algısındadır. Oysa yenilenen değil, yinelenen bir gerçeklik vardır ortada. Yinelenin yenilenen olması için, herşeyden önce dışsallığın döngüselliğini, içselliğin rutin gibi görünen, ama rutin olmayan derin spiral döngüsüne çevirmek ve bir an için kapsızlığın hazzıslık olduğu düşüncesinden ayrılıp, esas kapsızlıktaki ışığı edinmenin hazzını yakalamak istercesine fiziğin üstüne geçmek gerekir. Yoksa nice dışsal ve nice dışa bağımlı, fizikte takılı kalmış rutin döngü yinelemelerinde kap oluşturmanın derdinde olan insan, yani mutluluğuna ya da sevincine hep fiziksel bir neden, bir dayanak arayan insan, kendi dar alan üretmelerinde hep kendini yinelemeye mahkum eder. Dolayısı ile bu durumda kişinin sürekli acılar yolunda kalmasının en temel nedenlerinden biri olacaktır. Yukarıdaki o muhteşem yaratma ışıklarının aşağıya doğru ışımasında, yani üstün alta ışımasında, altın genel anlamda ışıkla hazların doruklarını yaşayacağı o en üst noktaya varması anından önce, insan varlığın kendi döngüsü içinde kendini yineleme rutinine takılması sonucu kişi birden bire bu muhteşem kurtarış ışıklarından, kendisini surete taşıyacak ışıklardan mahrum kalır. Çünkü kişi bu noktada, kendi kendine tayin ettiği kap, kendi kendine tayin ettiği seviyeden dolayı ışığın bütüne ışımasını parçanın içine sıkıştırır ve o muhteşem ışımanın kırılmasına dolayısı ile de kişinin kendisini kendi döngüsü içinde kendisine hapseder. Bu "altın buzağı" tapınışı dediğimiz ve bir anlamda sona endekslilikte, sürecin kale alınmayışında, sürecin getirisini iptal etmekten başka bir şey değildir. İşte bu noktada varlık kendi döngüsüne mahkum ettiği kendisinde kendi tekrarlarında, kendini yinelemekte tükenmiştir. Çoğu insan için hayat bu takılma noktası ile bu takılmaya kendini getiren nokta arasında gidip gelmelerden başka bir şey değildir.  Oysa böylesi bir durumun her zaman ikinci bir alternatifi vardır. Yapılması gereken yeniden ayağa kalkıp ayakta durup, fizikle bağı koparıp döngünün rutinine bir an olsun ara verip, yeni bir döngü içinde yer alıp, rutini yeni bir katmana taşımak için esaslı bir mana sıçrayışını gerçekleştirebilmektir. Bu bir anlamda Yom Kippur sıçrayışıdır. Yani  kendini yineleme döngüsü içindeki tükenmişliği tamamen iptal eden Mesihi seviyeye sıçrayabilmedir. Bu sıçrama yeni bir döngüde yepyeni bir yaşamı hedefte değil, süreçte hedefleyen bir döngüye doğru sıçrama ile biz de açılması ve artık kişinin kendini yinelemesi değil kişinin kendini Mesih'te ve Saran Işık Ruh'ta yenilemesi seviyesidir. Bu döngü manevi bir spiral döngüdür. Çünkü burada rutin dairesel değil spiraldir. Fiziğe endeksli değil fizik üstüne endekslidir. Ve mantık dediğimiz, ve çoğu zaman bizi bize bağlayan kendi kabuklarımıza sıkıştırdığımız, kendimizle kendimizi değerlendirmemiz mantığa değil, esas orijinal mantık diyebileceğimiz bütünün düşüncesindeki bakış açısı olan mantığa daha doğrusu mantık üstüne çıkabilmektir. Bir anlamda bu döngü, nefsin kendini yineleyen döngüsünü çarmıha teslim etme yani Mesih'le bütünleşmeye geçme ve böylece yeniden anın sonunda kendine bir "altın buzağı" üretmeyecek bir konuma gelmeye bir döngüdür. Aksi takdirde lütufla kurtuluşu gönenme, çoğu zaman anın sonunda kişiyi sürekli olarak kendi içinde kendiyle bütünleşeceği yeni ilahlar üreten bir ilizyonda algılanmaya başlayacaktır. Ve bu durumda da Yaratanla bütünleşme ilizyonunda, o muhteşem ışıma sadece kişi içinde kendi ışıma algısını alıp yansıtması olarak algılanacaktır. Oysa varlık döngüsü içinde amaç, kendini yineleme değil, kaostan ıslaha gerçeğindeki yaratılış döngüsünde, kişinin kaostan ıslaha kendini sürekli olarak her alanda yeni yaşama doğru dönüştürüp değiştirebilmesi ve her adımda biraz daha yenilenerek "karşılıksız veren" Mesih seviyesine,Yaratan suretine dönüşüp değişmesidir.

30 Ağustos 2013 Cuma

SIRADAN OLABİLME


                                                       Sıradan Olabilme
Sıradan yaşamlar sanki önemsiz yaşamlar olarak algılanan yaşamlardır. Oysa bu yanlış bir algıdır. Bu ve benzeri algılarımız hep olanı kendi dar bakış alanlarımızdan değerlendirmekten kaynaklanmaktadır. Aslında kendisinin sıradan olmadığına inanan bir çok kişinin bir anlamda kendisine manevi rehber edindiği bir çok kişi de sıradandır. Bu kişiler ışık insanlardır ama, aslında sıradanlığı doruklarda yaşamasını bildikleri için, sıradanlıkta sıradan olmayanı giyinip ışık insan olmuş ve sıradanlığı vaaz etmişlerdir. Fakat o dar bakış açısının etkisinde birçoklarının sıradan olma korkusunda sıradanlığı yadsımak gibi bir panik hali içinde olduğu ne yazık ki bir gerçektir. Oysa  esas olması gereken sıradanlığı bütün ilizyonlarından arınmış bir şekilde algılayıp yaşam edinebilmeyi becerebilmektir. Bu zaten kişinin kendi doğallığında mevcut olan bir gerçekliktir. Bu doğallık doğaya olan paralelliğinde yaratılışa uyumluluğu getirdiği gib,i kişiyi Yaratana paralelliği ve dolayısı ile sureti daha netlik içinde yansıtabilmede de, kişiyi Yaratanla form eşitliğine getirmektedir. Bu durumda aslında sıradanlığı kendi doğasında algılayıp yaşam edinebilmek bir diğer taraftan yaşam sorumluluğuna da aday olmanın ayrıcalığını kişiye taşımış olmaktadır. Aslında sıradan yaşamlar, sıradan olmayan kainat sistemleri içinde, o sıradanlık çizgisinde kendini gösteren kaplarını,  ışığa çevirmeye davetlidirler. Ve varlıkları bu çağrı bilinci içinde ışımaya endekslidir. Ama sıradan olmanın dayanılmaz hazzının farkındalığında. Aksi takdirde sıradan olmama algı, gayret ve mücadelesi, doğal ışıma aksini doğal olmayan, kendinden cılız bir ışımaya çevirmiş olacak ve bu ışıma her ne kadar etkin bir ışıma gibi görünsede eninde sonunda kendi doğasına zarar verecektir. Evet, bu anlatılanlar bir anlamda bir çok ışık şahsiyetin üstünde durduğu gibi "kendini bilme" olgusu olmakla birlikte daha da ötesi, bu kendini bilmeyi "yaşama sorumluluğu" bilincinde bir sıradanlık algısında, kişinin kendini olduğu hali ile kabul edip, bunu hazla ışığa çevirdiği bir yaşam algısında günlük  doğasına indirgeyebilmesidir. Yani hakiki sıradanlık, insanın insan olma vasfının öne çıkarılabilmesinde sıradan olmayan üstün ışıklarını giyinebilmesi ve sıradan olmayana kanal pozisyonu alabilmesidir. Bu hal üstün üstünü yaşama ışıtan bir haldir. Sıradan olmama ilizyonu ise, kime göre neye göre sıradan olmama gerçekliğinde, üstün üstü olan sıradan olmamayı algılayamayacağı için, sadece kendinde olan sıradan olmama kavramını giyinir ve onu yansıtır. Bu da yukarıda dediğimiz gibi farklı seviyelerde geçici ışımalardan başka bir şey değildir. Oysa varlık, bir soluk alıp verme olayının gizemli sıradanlığında yaşam gibi harika bir olguyu aktive etmekte ve mucizevi sıradan olmayan olguları yaşama indirgetebilmektedir. Efendimiz Mesihin talebelerini sıradan insanlardan seçmesi ve mana yoluna davetinde önceliği hep sıradan insanlara vermesi ve talebelerini yaşama sorumlulukta hep sıradanlığa çağırmasında hep bu arka plan hikmeti olduğu muhakkaktır. Kainatta bütün işleyiş kaostan ıslaha dönüşüm ve değişimde hep böylesi bir sıradanlığı ifşâ eder gibi görünürken, aslında muhteşem sıradan olmayan bütün kainat gerçeklerini kainatın içine çeker dururlar. Kısacası sıradan olmayan herşeyi kendi doğamıza çekebilmenin yegâne sırrı sıradanlığımızın yaşama sorumlulukta hazla farkındalığıdır.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

UNUTMAK YA DA UNUTMAMAK



                                                     Unutmak ya da Unutmamak
Maddenin verileri, kendi algı kavramlarımız düzeyinde belli sınırların verileri olarak bize ulaşan verilerdir. Ve böylesi veriler de, aynı zamanda verinin zihinde iz düşümü olması sebebebiyle görsel olarakta algılanabilir bir durumdadır. Ve bu algılayabilme hem iz düşümünden hemde görselliğin kalıcı etkisinden ötürü oldukça kapsamlı bir netlik içermesinden ötürü kişi için unutulmazdır. Oysa soyut kavramları arka planda bir yere oturtmak hep taşıyıcı kolon misali maddi algı sistemlerinin aracılığına olan muhtaçlıkla bağlantılıdır. Bu elbette olması gereken olmakla birlikte esası algılamayı, soyutu olduğu şekli ile yaşama indirgeyebilmeyi engelleyen bir gerçekliktir aynı zamanda. Çünkü taşıyıcı maddi kolon, maddi araç istensede istenmesede kendi rengini ve sınırını taşıdığı kavrama bir yolla geçirmek, bir yolla kendiyle irtibatlı bir hale getirmek durumundadır. Oysa "görmeden inanmak" kavramında aslında görünenin ötesine geçmek ve "üstün egemenliği" gerçeğinde o kolon ve araç olmayan formda kavramı edinmek vardır. Mesihi seviyede yaşama talebelik aslında mana kavramlarının yerli yerinde yaşama algılanmasınadır. Ama sorun madde algı sistemlerine bağışıklık kazanmışlığın buna sürekli engel teşkil etmesi ve düzü ters, tersi ise düz algıda değerlendirmeye itmesidir. Yani mesela "ağızdan girenin değil ağızdan çıkanın insanı kirletmesi" bu tarz bir ters algı doğurmaktadır. Ve alışılmış, alışılmamış bir soyut değeri, insan soyluluğu için önemli bir mana kavramını maalesef kendi alışılmış değer algıları içinde idrak etmektedir. Bu durumda mana yani üst ilahi kavram, doğal olarak asıl değeri ile algı dağarcığı içinde geri itilmekte ve dolayısı ile salt soyut ilahi üst kavramlar, insan zihninde kalıcı olmamaktadır. İşte ruhsal çalışmalarda çabuk unutma bu bağlamda devreye giren bir gerçekliktir.Yani bu unutmada karşılıksız verebilme, her türlü fedakarlık, iyi olan ve maddeyle doğrudan bağı olmayan herşey vardır. Bu daha derin bir ruhsallıkta etüt edilecek olursa, aslında kişi benliğinin kendi çıkarına işleyen bakış açışında kendi çıkarına uygun olmayanı bir türlü kabul etmemesi olarak karşımıza çıkmaktadır. O zaman bu durumda kişisel çıkara uygun olmayanı kabul, aslında sürekli madde çarkında yitirilen değer kaybını, dolayısı ile sürekli tamlık enerjisi kaybını yeniden tutmak, yeniden, bu esas olması gereken enerjiden beslenmeye başlamak demektir. Aynı zamande eğer tamlık bir diğer deyişle enerji, haz demekse bu, bol yaşamı sürekli besleyen Mesihte Ruh'un enerjisininde yerli yerinde alınması demektir. Ve unutma dediğimiz hal ise, kendi çıkar algımızda kabul etmediğimiz ya da kendi değerinde kabul etmediğimiz bu mana kavramlarının bize veri olamaması halidir. Bu da daha doğrusu  bizim için bol yaşamdaki olumlu enerji girdilerinin kaybı anlamına gelmektedir. İşte bu anlarda bu kavramlar ancak maddede algılanırsa hatırlama devreye girer. Yani bu gibi durumların oluşturduğu hatırlamalarda hep benlik ve beden devrededir. Yani bu kavramların yerli yerinde algılanması ve bunun unutmaya vesile olmaması. Yani yukarda bahsettiğimizin tersi, mana kavramlarında ve mana yolunda bunun tersi esastır. Çünkü yaşarken ölme aslında bu unutmaya ölmedir. Bu da esas Mesihten kaynaklı kurtuluş enerjisinin yeniden restorasyonu daha doğrusu mana kavramlarını madde üstünde algılayıp değerlendirebilmek demektir. İşte bu bağlamda mana çalışmasını yakarma ile birleştirmek maddenin manayı baskı altında tutması şeklindeki dünyanın doğallığını, mananın maddeyi baskı altında tuttuğu evrensel gerçeklığe taşımak içın oldukça önemli bir esastır . Bu mana çalışmasının süreklililiğinde soyut kavramlarda unutmanın ortadan kalkması ile sonuçlanacak ve kişiyi yerinin farkındalığı için evrene çağrı gönderdiği yakarış bilinciyle daha da unutulmaz Mesih bilinciyle gönendirecek bir konuşan insan duzeyi yapılanmasının yoludur. Bu noktada Ruh'un işleyişi kişi için yakarışı kişıyle bütünleşmekte ve mana yolunu sonsuzluk bilincinde sonsuz haza doğru yönlendirmektedir. Dinsel seviyelerde hep birileri birilerine yapacaklarını söylerler oysa hakiki Mesih seviyesi olan hakiki ruhsallık yolunda yani mana yolunda yol kişinin attığı adımlarında yoldur. O zaman eğer ruhsallık hep unutmayla karşılanıyorsa bunu tersine çevirmek dar kapıdan gayretle geçmek için yakarışla mana çalışmaları yapmaktır.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

VERİYİ KARŞILAMA

                                                                   Veriyi Karşılama

                      Yaratılış sistemi içinde anların da kendi içinde bir enerjileri vardır. Çünkü kainat bütün enerji parçacıklarının sistem içinde özgür hareketlerinde kainattır. Bu özgür hareketler aslında sistem içinde özgür kılınmış verilerin bir bütünüdür. O zaman her bir enerji parçacığı aslında bir veridir de ve belli bir karşılanmayı hedefler. Karşılanma ise, karşılanma şekline göre veriyi çeker ya da iter. İşte bu çekme ve itmeler içinde aslında verinin yaşam fonksiyonları üzerinde olumlu ya da olumsuz etkileri vardır. Yani bizdeki karşılanma biçiminde veri, kendi nötr olgusunda, bizi bulduğu konum içinde negatife ya da pozitife dönüşür. Dolayısı ile biz bu veriyi, ya pozitif ya negatif olarak değerlendiririz Aslında bize gelen veri, bütün içeriği ve içeriğindeki enerjisi ile geldiği an itibari ile nötr olarak gelendir. Ve geldiği anda bulunulan konumda yerini an ve konuma göre belirgin kılandır.Üstüne üstlük bu yerini belirgin kıldığı ortamda da veri bizdeki karşılamaya göre bir kez daha yön değiştirir. İşte bu durumda hiç değişmeyen "kaostan ıslaha" prensibinin işlerliği ya da hayatımızın temel prensibi olması büyük bir önem kazanır. Çünkü bu prensibin yaşamda sabitlenmesi, kainat sistemi içindeki her bir zerre verinin kendi değerinde ve bize değer katan bir durumda kalmasına nedendir. Aynı zamanda bize ulaşan verilerin tümü bu şekilde bize ışıyan bir çok ışıklar içinde hep bir ışık veri özelliğinde kalmış olur. Ve bu özelliğinde kalan veri, veri görevini yerine getirir.  Yani kişinin varlığının esas nedeni olan "kaostan ıslaha" bir anlamda "alma bilincinden verme bilincine" devrilmesine yol açar. İşte bu noktada, esas varlık nedeni olan, Yaratılanda yaratılmış olmada, yaratılmışın yaratıcı suretine dönüşmesi ve değişmesi gerçekleşmiş olur. Fakat bu anlatılanları algı bile bir yargı bilinci değerlendirmesi sonrasındadır aslında. Ve dolayısı ile yukarıda tanımlanan nokta  bakış açısı ve görebilme ile büyük bağlantısı olan bir noktadır. Bu nokta temel itibari ile "Yargılama ki yargılanmayasın" öğretisi üzerine kurulmuş bir veri algısında gelişir. Ve bu edinim değeri çok yüksek olan ve kişiyi Mesih seviyesinde tutan prensip aslında yaşamı bol yaşama döndüren ve değiştiren temel prensiplerin en önemlilerinden biridir. Ve bol yaşam anahtarlarından birini elimize teslim etmektedir. Çünkü veri karşılamada en büyük engel, bakış açımız ve görebilme durumumuzdur. Bu noktada meyil olumsuzu olumlu kılma değil, olumluyu dahi olumsuz kılma meylidir. Bu durum aslında korunmuşluğun, farkında olmamanın getirdiği, kendi başına olma korkusudur. Oysa yaratılmaya başladığımız o muhteşem rahim içinde bile bizlere özel hazırlanmış bir koruma sistemi mevcuttur. Demek ki, görünmeyen sistemin görünmese de küçük koruma fanusu, dünya gerçekliğinde algılansa da algılanmasa da büyük bir fanus gerçeğini bize sunmaktadır. Ama bu gerçeklik kendi sığ görüş alanımızda yitmiş bir gerçekliktir. Ve bu yitmiş gerçeklikteki kaybolmuşlukta bize düşen, sadece korku ve kaygının arkasında, "yargılar kalkanı ile", kendimizi koruma varsayımında  korunmasızlığımızı oluşturma çabası içinde olmamızdır. Çünkü işin gerçeği, var olan doğalı ortadan kaldırma, doğal korunmayı suni ve sınırlı ile yer değiştirmedir. O zaman çok veri, bir yanda bakış açısı ve görmemizle bağlantılı iken, hele hele gönendiğimiz Mesih seviyesinde, aynı zamanda oldukça fazla açık alan psikolojisi oluşturur ve karşıtı yaşama çeker. Yani çok ışık algı değerlerimizi zorladığı için yukarıda değindiğimiz psikolojik durumumuzda bizi yargı çarkına çeker ve veriler yavaş yavaş yargı çarkının dişlilerine takılmaya başlar. İşte bu da kişiyi geldiği her bir seviyenin kapısından geriye doğru itilmesine nedendir. Oysa "soyu yeryüzünde güç kazanacak" olan ve "kutsanacak olan doğruların kuşağı" -Mez.112:2 bu yargı çarkını oluşturmadan aşabilenlerin kuşağıdır.. Çünkü verilerin çoğalması demek bir anlamda bu verileri almada kabın zorlanması demektir. Ve kabın zorlanması ise birden bire ışığın doğrultusunda bir üretim enerjisinin kişiyi sarması demektir. Oysa kabın zorlanmasını kesme uğruna benliğin harekete geçip yargı çarkını işletmesi ise bağın kopması ve Mesihi düzeyin saran Işıktan yoksunluğu demektir.  Çünkü yargı aslında üretimsizlik enerjisidir. Ve enerji ile çalışan ama enerji vermek yerine enerjiyi tüketen bir bilinçtir. Veri ise aslında sadece üretim içindir. 

9 Temmuz 2013 Salı

SOMUTTA SOYUT

                                                             Somutta Soyut 
                    Kavram karmaşası içinde birbirine girmiş kavramlar, aslında birbirine girmiş düşüncelerimizin ve dolayısı ile bu düşüncelerin birbirine girmiş sonuçlarının da kaynağıdır. Çünkü gerçekten kavramlar birbirlerinden oldukça farklı anlamlar taşımaktadırlar ve bu nedenle bu anlamlardaki küçük de olsa oynamalar doğal olarak kavramları anlamlarının çok ötesine taşıyıverirler. Bu durum iman ve inanç gibi iki önemli kavram içinde geçerli bir durumdur. İman, aslında inanılma eyleminin gerçekleşmesini sağlayan ve kişilere sunulmuş, içinde bir takım inanma esasları bulunan bir sistem bütünüdür. Bu bağlamda iman içeriği ile beraber, bir bütün olarak ele alındığı her durumda devreye giren bir kavramdır. Yani bir anlamda iman, inanılan inancın kaynağı olan ve belli çizgileri, prensipleri, tanımları olan bir inanç sistemini sorgulamasız kabul edebilme halidir. Mesela iman edilen Yaratan olabileceği gibi, iman edilen bu Yaratan kavramını bize kendi temel şartları ile takdim eden bir din sistemi de olabilir. Bir başka deyişle bir anlamda iman, bize sunulduğu şekliyle inanılan şeyin özünün ifade edilişidir. İnanç ise, böylesi bir temelin ya da özün inanan kişi, gurup ya da bir toplum tarafından kabul ediliş biçimidir. Yani bu temel prensiplerin algısının, kabulünün kişiye, bir guruba ya da bir gurup insan ya da topluma göre ifadelendirilmesi, üzerinde çalışılıp yaşama indirgenmesi halidir. Ve bu esnada elbette iman, inanç aşamasına dönüşürken bir takım ifadelendirmelerle donatılmaya da başlanmış ve bir takım ifadelendirmelerle de yerel ve güncel yaşama oturtulmaya da çalışılmış olur. Bu durum artık, o ortadaki kök sunumun esaslarının yüzde yüzde aynen yansıması olmayan bir durum demektir. Aksine inanç, o kökten hareketle kişide, gurupta ya da toplumda yeniden şekillenmiş bir haldir. Ve dolayısı ile bu hal, esasında artık kökten de uzaklaşmış bir haldir. Bu uzaklaşma halinin de elbette köke daha yakın olanı ya da biraz daha uzak olanı ya da çok daha uzak olanı olabilir. Ama algılanması gereken bir gerçek vardır ki, o da iman ile inanç kavramlarının aynı şeye işaret etmedikleridir. İmanın bir anlamda devamlılığı olan inanç ve uygulamaları, imanın farklı kaplarda şekillenmesi, yoğurulması ya da daha somut bir tabirle yorumlanması ve uygulamaya dökülmesi halidir. O zaman ortada oldukça karmaşık bir kavram ve algıma sorunu vardır. Yani her iman eden kişi, inanç devamlılığında, istesede istemese de, kendi algı açılımını, kendi içsel algı ve renklerine göre belirlemekte ve kendi kabında şekle sokmakta, hatta her ne kadar esasa bağlı olduğunu söylese de, kendi güncel algı ve kabulünde inandıklarını değerlendirip dile getirmektedir. Bu dile getiriş, aynı zamanda o iman etrafında kendince imanı ifadelendirdiği zannında olan kişilerin de yine aynı şekilde yaptıkları inanç açıklamaları etkisi altında daha da bir karışık hal almaktadır. Dolayısı ile bütün bu etkileşimler içinde iman temelleri diyebileceğimiz esas orijinal kök ve ifadelerin yerlerini bir takım sonradan ifadelendirmelere bırakmaları oldukça doğaldır. Böylelikle kök verideki sadelik ve basitlik artık yerini karmaşıklık ve gizeme terkeder. Bu durum kişileri ilizyon algıları içinde oluşturdukları ilizyon algı ve kabullere mahkum eden bir durumdur Bu mahkumiyet okumuşluk, uzmanlık ya da akademisyenlik adı altında aslında skolastik bir zihniyetin köleleştirdiği ve aslında farkında olmadan kendine endeksli bir takım içselleştirmelerin yorumlarıyla sarmaş dolaş olmuş yepyeni bir okumuş görünümlü cahiller sınıfı da oluşturmakta ve üstüne üstlük bu sınıfı da iman ve inanç sistemlerinin yegane temsilcileri haline getirmektedir. Oysa iman görünmeyenin görüntüsünün görünende görünmeyeni algıyan kişisel bazda somutta soyutu edinmenin gerçekliğidir. Bu esasında “rüya gördüm” diyen kişinin belli bir kanıtlama gerekliliğine maruz bırakılmadığı bir durumdur. Çünkü somutta soyut rüya gibi, aşk gibi, endişe gibi herkesce malum, farklı algılanan ama varlığındanda kimsenin şüphe etmediği temel bir görünmeyen gerçekliği kabuldür. Böylesi bir kabulün algı kesiminde inanç devreye girer. İman-inanç farklılığı farkındalığının olmaması soyutta soyut diyebileceğimiz ilizyonal kabullere ve dolayısı ile gerçek olmayan bir çok şeyleri de gerçekmiş gibi algılamaya yol açar, temel olur. Bu bağlamda ne mutlu görmeden iman edene.

26 Haziran 2013 Çarşamba

BIRAKMA ENERJİSİ


                                                           Bırakma Enerjisi
               Bırakma oldukça etkin bir enerjidir aslında. Fakat bu enerji asla kişinin kendi istemiyle edinebileceği bir enerji değildir. Daha doğrusu kendi bencil talebinin zıttında mevcut olan ve bir anlamda görmesiyle bağlantılı bir durumdur. Bu görme var olan dingin durum içinde var olduğu varsayılamayan, ama esasında varlığının görselliğin ötesinde yerini aldığı küçücük karşıt oluşumları görmedir. Bu kolay değildir. Çünkü kendi zihin görselliğimiz içinde görmeye alıştığımız soluk görüntüler, aslında daha ziyadesiyle kendi büyük resimlerimizdir. Yani kendi ilizyonlarımızın çokluğu arasında ilizyonlarımızı boyadığımız resimlerdir. Ve bu bu resimleri ne yazık ki çoğu zaman büyük resmi görebilmek olarak algılarız. Oysa bu büyük resmi görebilmek değildir. Bu kendi küçüklüğümüz içinde, esas görmemiz gereken büyük resimdeki yerimizi görebilmemizden ziyade, kendi oluşturduğumuz büyük resmi o esas görmemiz gereken büyük resimmiş gibi değerlendirebilmemizdir. Bunun için yapmamız gereken bir şeyler elbette vardır. Bunun başında hiç kuşkusuz büyük olarak öne çıkan resimlerimizi yeniden değerlendirmemiz esas olmalıdır. Hele hele “negatif ya da karşıt olarak gördüğümüz büyük resimler gerçek negatif ya da karşıtlar mıdır?” diye esaslı bir tetkik şarttır. Çünkü burada da çoğu zaman negatiflerimizin ya da karşıtlarımızın büyük resmi diye çizdiğimiz resimler aslında yine bize esas resmi göstermeyen, yine ilizyonlarımızın oluşturduğu büyük resimler olmuş olabilir ki, bu çoğunlukla böyledir. Çünkü bir çok şikayetimizin arkasında mesela esas olarak esas rahatsızlık kaynağımız kendini açık etmez. Bu kaynak kendini dışarıya açık etmediği gibi, ne yazık ki, çoğu zaman bize de kendisini açık etmeme gibi bir tavır içindedir. Bunlar küçücük gizli ve esas yaşam nehrini kirleten zehirli atık gözeleridir. Sorun bu gözelerin tespit edilememesi ya da çoğu zaman böylesi gözelerimizin olduğunu kendimize bile itiraf edemememizdir. İşte böylesi bir iç yalanlar dengesizliğinde bir de kazanım saydıklarımız devreye girer. Bunlarda ilizyon kazanımlardır. Yani kısacası ne yardan ne serden vaz geçeriz. Ve elbette zaman içinde bu sanal dünya, kendi kendini kirleten ve bu duruma alışmış olma nedeni ile bir türlü bu durumu göremez hale gelmemiz ötürü artık bizim için bir ölüm hücresi olmuş olur. Oysa bir köşede bırakma enerjisi sürekli olarak alma eğiliminde olan bizlerin oluşturduğu böylesi sanal bir sırça köşkü esaslı ve kişiyi kendine endeksleyecek duvarları olmayan hakiki bir sırça köşke çevirebilecek bir güçte hazır beklemektedir. Bırakma enerjisi, ancak üç engelin aşılması ile çalışan bir enerji sistemidir. Yukarıda genel olarak değindiğimiz bu üç engelin ilki hiç kuşkusuz kendi ilizyonlarımızın oluşturduğu ve zihinsel olarak gördüğümüzü sandığımız o bizim büyük resmimimizdir. Bir diğeri ise yine negatif ya da karşıt olarak adlandırdıklarımızın oluşturduğu büyük resimdir. Ve üçüncüsü ise hiç kuşkusuz kazanım saydıklarımız engelidir. Çünkü böylesi temel sanal olgularda oluşmuş kazanımlar da, elbette sanal kazanımlardır. Ama buna karşı, bu kazanımlar bir anlamda da, bize yine gerek sosyal yaşamda gerek kendi kişilik algılarımızda belli bir yer, bir durum vermektedir. Bütün bunların birlikte işlediği bir iç dünya sistemi ile yaşamını sürdüren acılar yolundaki insan için, elbette sanaldan gerçeğe sıçramak, bir şey olduğunu düşündüğü bir sırada, hiçbir şey olduğunu farketmek ve hiçbir şey olmayı, bir şey olmak olarak seçmek gibi bir durumdur ki, bu aslında mana yoluna doğru hareket etmeye başalamak demektir. Bu nedenle Mesih İsa “bir kişi bütün dünyayı kazanıp da kendi canını kaybederse” bunun ne yararı var diye haklı olarak insanlığa bir soru sormaktadır. Çünkü gerçekten de böyle bir tabloya bakarak konuşursak esas olan, canın, yani esas varlığın, muhteşem yaratılış döngüsü içinde, var oluş nedeninin keşfinde ilizyonlarından kurtularak yaşam armağanını değerlendirmesinden daha değerli bir şey yoktur. Böylesi bir yaklaşım gerçek varlık olma bilincinde varlığın sonsuz anlama taşınması demektir. Bu da ancak bırakma enerjisi denilen o muhteşem gücün her alma ardından vermenin devreye girmesindeki denge prensibinde varılabilecek eşsiz bir yaşam noktası ve bir anlamda yaşamı asli değerine taşıyacak olan yaşam mekanizmasının işlerliğidir. 

SONSUZLUĞA ÖLME

                                                            Sonsuzluğa Ölme
                   Sonsuzluğa ölme aslında yaşamdan ölümü kaldırmadır. Ölümü kaldırma denildiğinde hep akla gelen insanın ölümsüzlük arama gerçeğidir. Yani ölümsüzlük aslında kaybın derin ızdırabı içinde, olması istenilen, ama hiçbir zaman olabilecek olmayan bir büyük yanılsama olarak bize tarif edilmektedir. Bu bu şekilde algılanır. Bir tarafta dinsel yaklaşımlar, bunun böyle olmadığını ve esasın ölüm sonrasına hedeflenmeyi gerektirdiğini irdelerken, dinsel yaklaşımların dışında olanlar ise ölümsüzlüğü bir anlamda özlemekle, istemekle elde edilebilecek bir gerçeklik ya da tamamen eski dönem efsanelerinin bir sonucu olarak değerlendirme gayreti içindedirler. Ama bütün bunların dışında bir başka gerçeklik ise, aslında insanın daha önce karşılaşmadığı, ya da kavramı kendi varlığında olmadığı bir gerçekliği bir türlü aklına getirememesi gerçeğidir. Aslında bir de bu olguya bu boyuttan bakmakta büyük fayda vardır. Mesela, “bardak” dediğimizde zihnimize gelen şekil var olandan hareketle, var olanın zihnimize anında ulaşmasıdır. O zaman bir diğer anlamda ölümsüzlük arzusunun varlığı da bize, aslında var olan bir kavramın zihnimize kendisini yansıtmaktan başka bir şey değildir. Bununla birlikte çoğu zaman ölümsüzlük, bedenin ölümsüzlüğü ya da yaşamın şu anda yaşadığımız şekliyle devamı ya da devamsızlığı şeklinde bir tartışmayı da hep bize taşıyıp durmaktadır. Oysa neden bir başka paralel boyuta sıçramanın getirdiği herhangi bir yaşam tarifinin devamlılığına ölümsüzlük adı veyahut tanımı verilmiş olmasın? İşte böylesi bir algı içinde ölümsüzlük, aslında yaşayan ve sürekli bir döngü içinde belli kıvrımlarla, paralelden paralele dönüşerek, sürekli olarak zaman üstü bir kavramda ilerleyen bir gerçeklik olarak karşımıza çıkar. Yani ölüm, aslında var olan varlığın, yine varlık için de var olur bir biçimde yokluğundan başka bir şey olmamakla birlikte, aynı zamanda döngüsel bir sistem içinde ve süreklilikte Yaratan düşüncede belli bir hareketlilik halidir. Hareket hali olmakla birlikte bir anlamda hareketsizliğin hareketidir de denilebilir. Böylesi bir tanım içinde o zaman ölüm, aslında bedenin ölmesi ya da ölmemesi değil, kişiye göre kişinin kendi varlık algısının an içinde yok olmasıdır. Ve bu aynı zamanda yaşam içinde dahi yaşanan bir gerçekliktir. En azından mana yolunda ve Mesihi düzeyde yaşam ve ölüm irdeleyişinin manevi tarafı, mana yolu tarafı budur. Yani bu bedenin beden olarak ölmesinin yani bütüne dahil olmasının dışında, bedenin taşıdığı o içsel hazzın ve içsel yaşam işlerliğinin ölüm kavramı ile yaşarken de yüzleşmesinin söz konusu olabilmesidir. Mesela, yaşamın bütün verilerine karşın bu verileri görmeksizin yaşamını yaşamaya kapatan ve her şeyi sadece negatif açıdan değerlendiren, belli içsel sıkıntılar, psikolojik zorluklar içinde yaşam sürdüren bir çok kişi, yaşamda olmalarına rağmen aslında yaşamıyor gibidirler. O zaman ölümü kaldırmak gibi bir kavram, bedenin terk ediliş gerçeğinin ortadan kaldırılması demek değildir. Böyle bir kavram yaşamın sıradan algımızdaki ölümün ötesinde ölümleri içerdiğini ve bu durumun sonsuzlukta anlam bulacağını bize sunan bir kavramdır. Kısacası yaşamın edinimlerde yaşam olduğunu bize hatırlatmaktadır . Bu bağlamda ölümü kaldırmak ile insanın sınırlı ve negatif bakış açısı arasında oldukça net ve önemli bir bağ olduğu kaçınılmaz bir gerçekliktir. Bütün bunların ışığında ölüm, ister maddenin döngüsü, isterse mananın döngüsünde algılansın negatifle ölüm arasındaki bağın gerçekliğinde, negatifin zerresine bile müsamaha göstermeyen belli bir ruhsal savaşın içinde olmak, bir anlamda ölümün kaldırılması anlamına gelmiş olacaktır. En azından bu düşüncede gerçekleşecek olan savaşımın sonu varlığın bütünün sağlığı ve esenliği anlamına gelmiş olacaktır. Ve insan o zaman ruh ve madde olan her iki yanını da kendi varlığında eşitlemiş ve dengelemiş olarak böylesi muhteşem bir kainat sisteminin muhteşem yaratılmışlığına en üst örnek olarak varlığını sürdürecek ve Yaratana gerçek anlamda suret olabilme ayrıcalığını edinmiş olabilecektir. Bu da sonsuz yaşam dediğimiz gerçeğe doğru bir hareketlilik demektir. ”.




7 Haziran 2013 Cuma

NOKTA ATIŞI

                                                                     Nokta Atışı

            Hiç kuşkusuz bütün ancak bütün içindeki yerinde bütünlüğünü tamamlayan bir gerçekliktir. Yani bütün parçada algılanamaz ve bütün diğer bir tarafta görünenle her ne kadar ifade edilmeye çalışılsa da, aslında görünmeyende ifade edilebilmektedir. O zaman bütün bunların ışığında bütün ile parça kendi gerçeklerinde vardır. Ama bütün parçayı kapsadığına göre parçadan bütüne gitmekten ziyade, bütünden parçaya inmekte akış esasını göstermektedir. Yani bu bir anlamda "bana neler oluyor?" sorusu ile "acaba benim için yine neler oluyor?" sorusu arasındaki farkın çok açık bir biçimde idrak edilip algılanmasıdır. Birisi yukarıdan aşağıya bir akış, görünmeyen üst kaynağın görünen alta kendini ifade edebilmesine yol, bir diğeri ise görünenin yani altta olan sadece yansıtıcı nitelik sahibi bir dar alanın üste kendini açma gayretidir. Aslında insanlık artı ve eksi olan bu iki işletim sisteminde işleyip durmaktadır. Bizler gün içinde, hatta bazen saatler içinde, hatta dakikalar arasında bu iki işletim sistemi arasında gidip geliriz. Ama bütün dünyaya baktığımızda çoğunlukla algımız hep görünende yani parçada olduğu için hep altın üste ifadesi esas sahnede yer alan gerçeğimiz olarak karşımıza çıkar. Bu da her zaman "nokta atışına" maruz kaldığımızın en açık göstergesidir. Nokta atışı, her gün, bazen her an maruz kaldığımız bir atıştır. Ve bizi en önemli idari merkezimiz olan kalbimizden vurur. Bu vuruş oldukça sinsi, oldukça etkin ve oldukça hızlı bir negatif vuruştur. Sanki bu görünmeyen bir kurşuna benzemektedir. Bu görünmeyen kurşun aslında küçücük bir söz, küçücük bir eylem, küçücük bir düşünce zerresidir. Ve bizi en yaşamsal noktamızdan vurur. O öylesine etkin bir vuruştur ki, kişiyi içten inandığı bütün temel değerlerden ayırır ve kişiyi, kendisinin dahi normalde kabul edemeyeceği noktalara getirir. Bu etkin nokta atışı, çoğu zaman nokta atışını yapan yada yapanlar için değil ama nokta atışına maruz kalanlar için büyük bir felakettir. Çünkü sıradan halleri ile insanlar yaşam için "sebep" olup yaşamı "suret" çizgisinde ve hatta "Sevgi ve İhsan" çizgisinde götürme gayretindeyken birden bire "sonuç" oluvermiş olurlar. Sonuç olmak durmaktır. Sonuç olmak takılmaktır. Sonuç olmak "duruyorum zannedenin düşmesidir". Bu artık ürün verememektir. Oysa yaratılan Yaratan'da kendi sınırlı varlığı ile yaratan olması için yaratılmıştır. Ama dünyada bir çok yaratılmışlık tablosu üstündeki insan, hep kendi akıl ve mantık algısında, başkalarının düşünceleri ile uğraşma ve sindirme kaygısında, başkalarının sonucu olup, akıllarını yüreklerini harekete geçirirken negatif nokta atışı yapan binlerce etmenle birden bire yürekleri ile akıllarını yönlendirmeye ve daha da hızlı bir biçimde sonuç olmaya ve hatta orada maddede manalarını öldürmeye meyletmiş durumdadır. Oysa esas Mesihi düşünce dediğimiz "Yaratan sureti olmaya" yakışan bir düşünce algısında yani kalpte yaratılmışlığın o en olumlu algısında akıllarını olumluda yönlendirenler olarak yaşama yaşam sürmeye, bol yaşamı yaşamaya her gün ayık ve uyanık olmak için dünyadadırlar. Aksi takdirde insanlık, kendi mantık yürütmesi ile nokta atışlarının itişlerinde sürekli maddeye ve getirilerine açık alan olarak kalacaktır. Ve bu konumda asla birer yaratılış mirasçısı olamayacağı  gibi bir gün hiç bir farkındalık emmaresinden nasibini almamış mirasyedi olarak kendi ilizyon dünyası, geçmiş takıntısı, gururu, endişesi ve korkuları ile hiçlik içinde yokluğa teslim olacaktır. 

6 Haziran 2013 Perşembe

BÜTÜNDE FARKLILIK

                                                                Bütünde Farklılık

            İnanç ve edinim genel olarak bakıldığında birbirine yakınmış gibi bir ilizyon görüntü verse de, aslında birbirinden oldukça farklı noktalara hareket eden iki ayrı çizgidir. Aralarında var olduğunu düşündüğümüz bağ, bir anlamda birbirlerini ayrı çizgilere çeken ve iten bağın hissedilmesinden başka bir şey değildir. Çünkü bu ikiliden bir tanesi, bütün farklılıkları bir birlik kavramında buluşturup farklılıkları ortadan kaldırırken, bir diğeri farklılıkları farklılık olarak algılayıp, bir bütün içinde değerlendirmeyi tercih etmektedir. O zaman esaslı bir biçimde bakmak gerekirse, kainatı ve içindeki her bir zerreyi farklılıklarında, yani farklı evrenlerin farklı kaos ve ıslahlarında, ama bir bütünün farklı paralel parçaları olarak kabul etmek esastır. Oysa diğer tarafta salt inanç penceresi, her ne kadar "birlik" kavramını kullanmakta ise de, bu "birlik" algısı, farklılıkları ve farklı evrenleri sadece dar bir alana sıkıştırıp değerlendirmeye çalışan ve bütünü parça içinde görebilen bir algıdır. Bu nedenle inanç kavramı, salt kendi başına edinimsiz ele alındığında, olduğu yerde duran ve sürekli içe çekilip kendi döngüsünü oluşturmaktadır. Edinim inancı ise sürekli dışarı açılan ve her bir tekamül evresinde, sonsuzluğa biraz daha yelken açan bir kavramdır. Yani bu ifadeler doğrultusunda edinimsiz inanç, Yaratan kavramını, Yaratan düşüncesini ve işlevini kişiye indirgeyip küçültüp daraltırken, edinim inancı ise, Yaratanın düşüncesini ve işlevini, kişinin de içinde olduğu bir evrensel görkeme yükseltip genişletmektedir. Bu muhteşem bir olgudur. Böyle bir temel algıda olmak bize karşımızdan yansıyanı da, aynı evrensel boyutlarda ve muhteşem bir bütünlükte görebilme ayrıcalığını verecektir. Yani böylesi bir algı temeli üzerinde birbirimize baktığımızda gördüğümüz de, birlikte farklılıklar değil, her çeşit farklılıklardaki ve farklılıklarımızdaki bütünlük olmuş olacaktır. Ve elbette böylesi bir bütünlük algısı içinde aslında karşı kavramı da karşı olma ilkesini yitirmiş olacaktır. Çünkü bütünün içindeki farklılıklar, bütünün ışıyan ve yansıyan yüzü olduğuna göre, bu farklılıklar bizdeki farklılıklarda doğal olarak kendi yerini bulabilecektir. Bu hiç bir boşluk bırakmayan ve her veriyi karşılayan bir bakış açısı demektir. Böyle bir bakış açısı ise, elbette Yaratan'a kanal olmak, yani Yaratan'ı suretinde yansıtmak demektir.. Bu aynı zamanda da, kişinin kendi iç dünyasında, bütünlük içinde genişleyen evrenle,  paralel olarak genişleyen bir iç görüye sahip olması anlamına da gelmektedir. Çünkü bütün içindeki farklılıklarda, farklılığı bütün olarak edinebilmek, Yaratan düşünceyi kendi işlevinde içe edinmektir. Ve böylesi edinimlerin kesişim noktası "sureti ışıtma" noktasıdır. Yani farklı paralel evren olan farklı kişilerin kendi farklılıklarında ama bütündeki birlikteliklerinde bir araya gelmeleri, insanın kainata ışımasıdır. Bu da Mesih seviyesidir. Yani insanın yaratılış gayesi temelinde farklılıklarında bütünleşebilmesidir. Ve bu noktada "İnsanoğlu" yani "surette evrene mirasçı olan" belirir. Bu suretin kendi sorumluluğunu giyinmesi ötesinde kesişme sonrası farklı paralel evrenlere doğru yol almasıdır.. Bu yol alışta o kesişim noktasındaki envai çeşit zıt fikirlerin özgürce ve insanca ifade edilebilmesi, tartışılabilmesi ve her bir ferdin kendini kendi olarak ifade edebilmesi esastır. Ve böylesi bir esasta bütün sonuçlar sebebe dönüşür ve sonsuza yol olurlar. 

23 Mayıs 2013 Perşembe

HİÇ OLMA SANATI


                                                                     Hiç Olma Sanatı
            Yaratılış hazlar üstüne kurulmuş muhteşem bir hazlar bütünüdür. Haz aslında Yaratan'dan ışıyan yaratılma ışıması, bir anlamda yaratma hazzının yansımasıdır. Ve bu haz, yaşamın her bir noktasında algılandığında, her bir noktasında ışıdığında aslında ilahi bir hazdır. Oysa benlik var oluşunu kendi kabı içinde kavrama aczinde hazzı da bir anlamda kendince ve sadece belli bir parça içinde algılama durumundadır. Dolayısı ile bu ilahi hazzın, ilahi tatminin, insani hazza, insani tatmine dönüşmesi anlamındadır. Ve böylesi bir dönüşüm, bir anlamda kişinin kainatı öncelikle kendi içinde hissetmesi için bir olmazsa olmaz olmakla birlikte, aslında bir ileri aşama için olması gereken bir dönüşümdür. Yani hazzı ve tatmini, kendi kabım içinde algılamak hazzı ve tatmini bütünden alıp varlığımın bütününe dağıtmak için vardır. Çünkü böylesi bir haz ve tatmin dağılımı aslında hazzı ve tatmini parçadan bütüne taşıyacak ve olması gerektiği gibi insanı, esas yaratılış gayesindeki suret olma bilincindeki o ilahi seviyesine taşıyacaktır. Fakat bu insanlık tarihinde hep belli bir iç aydınlanma edinimine sahip belli kişilerin önderliğinde, küçük ışımalar ve küçük yönlendirmelerle algılanmaya ve algılatılmaya çalışılmış ve algılanmış ve algılatılmış bir gerçeklik olmakla birlikte sonunda Mesih düzeyinde bir  aydınlanma ve aydınlatılmada insana doğrudan içe ve içi içten kurtaran bir sunu ile esas olması gereken doruk noktalara ulaşmıştır. Fakat acılar yolu ve mana yolu ayrımında dünyamızın haline bakıldığında bu algı hala ne yazık ki bıçak sırtında bir algıdır. Çünkü bu ana yol üzerindeki ışımaların her biri bir noktada dondurulup üzerlerine kültür ve gelenek ve arka plandaki görsel arayışlarda çeşitli inanç ve dinlerle çevrelenip kıskaca alınmıştır.  Bu nedenle Mesihi düzeyde mana doruklarındaki içe açılım ve içe kurtuluş ve kurtarışta sürekli gayretle mana çalışması gerekmekte ve bıçak sırtı "yol" maddeye köle edilmemelidir. Kısacası varlığın temeli olan görünmeyeni görünene indirgemek esas olmalıdır. Zaten hep böyle olduğu için insan bütün sınırlılığına rağmen büyük buluşların üstadı olabilmiştir. Demek ki, bütün buların daha da ötesi vardır. Böylesi bir çalışma hazzı, varlığı sahibine teslim mahiyetinde, varlığı bütününe teslim çalışmasıdır. Dolayısı ile bu çalışma esas anlamıyla varlığın kendini algı üstü noktada, mantık üstü bir inançla "hiçliğe" teslim çalışmasıdır. "Hiçlik" burada yokluk anlamı ve algısında değildir. Hiçlik, kişinin görünende aldıklarının üstünde, görünmeyen esaslara ve hatta görünenden daha geniş kapsamlı esaslara verilen bir isimdir. Yani bir başka deyişle sahibi olduğu büyük resmin içindeki kendi yerini tespit etmesi, kendini bütüne teslim etmesidir. Bu anlamda haz ve tatmin diye ifade ettiğimiz Yaratan ışıkları kendi ışımasını bütün varlığa, ancak bu noktada, yani esas üst bütünlük içinde yerimizin belirlendiği noktada yayacak ve o ilahi gayede ilahi hazzı ve tatmini kişiye sunacaktır. Oysa kişi hep kendi ilahi haz ve tatmin sınırları içinde kendi varlığı ile bir şeydir. Ve aslında kendi varlığı ile kişinin bir şey olması, bütünün reddedilişinde parçanın kısıtlı algısını kabul etmek demektir.. Bu nedenle burada yaşam aslında "yaşama sanatı" olmaktan çıkmaktadır. Ve böylesi bir sanatı icra etmek "yaşam sanatçılarının" elinde olan bir gerçekliktir. Yaşam sanatçıları ise sadece "Hiç olma sanatını" bilen ve harfiyen uygulamayı başarabilenlerdir. 

BASİTTE İŞLERLİK


                                                                Basitte İşlerlik
            Karmaşık görünümler arkasında bazen çok basit ve küçük gerçekler vardır.. Ve bu temel gerçekler üzerindeki en ufak değişimler farkında ya da değil büyük değişimlere kapı açar. Ve evrenin içinde keşfedilmiş ya da henüz keşfedilmemiş bir çok görünen sistemler de oldukça karmaşıktır. Birbirine girift görünür. Ama bu görünendir. Görünenin arkasında özellikle görünmeyen olduğu kaçınılmaz bir gerçekliktir. Bu var olan ve üstle açıkladığımız merkezi idari noktada aslında hep basit ve küçük temel prensiplerin işlerliği vardır. Dolayısı ile bu bilinçle bakılmak kaydıyla bir anlamda, "insan olmanın o dayanılmaz hafifliğinin" algılanmaya başlandığı noktada yine bu basit ve küçük gerçeklerin keşfedildiği noktadır. Çünkü insanı insan yapan da ve çoğu zaman insanı insan yapan değerlerin ötesinde insanı insanlıktan çıkaran da hep o küçük ve basit temel prensiplerin tam olarak içeriği ile anlaşılıp anlaşılamamasındandır. Bu basit ve küçük prensipler, aslında merkezi yaşam sistemleri olması hasebiyle aslında hep bizden üstte bir yerlerdedir. Ve bize iz düşümü sınırlı algı ve madde sistemimiz içinde sadece zorluk ve karmaşadır. Ve elbette dönüştürmek istediklerimiz, değiştirmek istediklerimiz hep bu zor ve karmaşık izdüşümlerine çarpar durur. Oysa bütün varlığımızın idaresi, o bizde ama bizden öte olan görünmeyen üsttedir. Ve orası aslında bize göre hem çok uzaktır hem yakındır. Gerçekte ise acılar yolu ötesinde ve mana yolu içindedir. Bir başka deyişle eğer biraz  manaya uyandırılmış bir yürek varsa bu merkezi sistem, bu basitte işlerlik, bir manevi uzanmalık yerdedir. Sorun manevi uzanmayı bilme sorunudur. Uzanmayı bilme fizik yapı içinde planlı, ama fizik ötesinde ise o üsttün işleyişinde olmanın bilincinde plansızlıktadır. Yani bu bilinç, düzensizlikte düzen bilincidir. Alt, yani fizik zor ve karmaşıkken fiziğin üstündeki sınırsızlıkta görünmeyen alan aslında oldukça basit ve nettir. Bunun için esas olan, bu basitteki işlerliğin, karmaşıktaki işlerliğe hükmettiği bilincini keşfetmektir. Bu bilincin farkındalığında altın belli bir düzen içindeki düzensizliği, üstün düzensizlik içindeki düzenidir. Yani bizlerin yaşamları hep kendimizce yapılan planlarda, belli programlarda, yapma ya da yapmamalarda yön kazanır ve düzen yine de bize düzensizliği, bizim bizi ıslahımız bir anlamda kaosu getirir. Ama üstün gücünde bu tam tersidir. Yani üsttün bize göre kendince işleyen bir plansızlığı ve programsızlığı vardır. Ve bu aslında bize göre kaostur. Ama kaos bu görünmeyen plansızlık içinde birden bir plan, bir ıslah çıkarır. Ve böylelikle beklentilerin bize set çeken sınırlayıcılığı, basitin işlerliğinde yani kaosun ıslaha olan çağrısında sınırsızlığı çeker. Bu nedenle kutsal yazılarda kutsal Ruh, aslında yel ile açıklanır. Çünkü "yel dilediği yerde eser, sesi işitilir ama nereden gelip nereye gittiği bilinmez". Yani gerçek yukarıdan olan, aslında maddede planlı ama manada ne kadar plansızsa o kadar üstle altı yaklaştırandır. Çünkü görünen varlığın görünmeyen arka planı  basittir. O zaman basitte işlerlik bir anlamda Ruh'un ve dolayısı ile Ruh'un işleyişindeki yüreğin manada plansızlığı ve programsızlığıdır. Ve Ruh'tan doğmak böylesi bir özgür ruhla Ruh'a kavuşmaktır. Bunda içte ıslah dışta ise var olan kaosu görme gelişir. Ve ruhta kaos ıslahını bulurken bu buluş maddedeki kaosu ıslah edebilecek bir olgunluğu açığa çıkarır. 

16 Mayıs 2013 Perşembe

SİSTEME BAĞLANMA


                                                                  Sisteme Bağlanma
            Sayma sayılarının ilkinin bir değil de üç olması ilginçtir. Elbette bu tartışılabilir ama bir şeyi sayma için her şeyden önce o şeyin bir şeyle sayılması gerekir. Bir sayısı aslında bir anlamda sayısızlıktır. İşe bu açıdan bakılırsa iki sayısı da iki eşitin birbiri ile bir arada olması aslında bir sayma değil bir denkliktir. O zaman sayma sayılarında aslında sayılma kavramının ilk sayısı üçtür. Bu üç, bir anlamda bize bütün kainat dengelerini de çok net bir biçimde hatırlatan bir üçtür. Bu üç, içinde sağ sol ve orta kolon diyebileceğimiz görünür dengelerimizin varlığı gibi, aynı zamanda görünmez dengelerimizde vardır. Sağ, daha ziyadesiyle bizim her ne kadar verme tarafımızsa aslında verme bir şeyleri sadaka verme anlamında değil içimizi, gönlümüzü, bize hep negatif olarak gelen her şeyi, yani kabımızı ışığa çevirip durma anlamında bir verme, bir transformasyona neden olan vermedir. Bu esaslı bir merhamettir. Sol ise, daha ziyadesiyle bizim hep bir şeyleri alarak yaşamımızı sürdürdüğümüz alma tarafımızdır. Bir anlamda yaşam havucumuzdur. Ama çoğu zaman bu alma "bencilliğimizin" de iyice kabuklaştığı, bizi yönetmeye başladığı ve kendimizce yargılar oluşturduğu yanımızdır. Elbette bu iki enerji yani sağ ve sol enerji bütün insanlık için işleyip durmaktadır. Bazen bazı insanlarda sol enerji sağı kendine mahkum etmişken, bazen sağ enerji solu kendine mahkum etmektedir. Ve dünyamızda bir çok sorunun temelinde de, aslında bu birbirini mahkum etmiş enerjiler bulunmaktadır. Oysa kainata baktığımızda, bütün bu sistemlerde hep bir orta enerjinin, denge enerjisinin işlediğini görmek mümkündür. Bu öyle bir enerjidir ki, özellikle dünyamızda yaşamın sürekliliğinin yegane garantisidir. Isı ancak belli düzeylere kadar çıkmakta, ya da yaşam kaynağımız oksijen yine belli düzeylere kadar gelip durmakta ve o noktada bize hayat olmaktadır. Bu görünmeyen bir eldir. Bir işleyiş dengesidir. Durdurma ve sisteme bağlı bir denge oluşturma enerjisidir. Bu yaşamın dengesidir. Yaratan "Kutsal olduğum gibi sizde kutsal olun" derken aslında bu orta enerjide sağ ve solun dengelenmesine işaret etmektedir. Bu yol, "Yol, yaşam ve gerçek" olandır. Bu yol aslında "kendini dostları uğruna feda edenin" ve bir diğer tarafta yargıyı kendi benliğinde kaldırabilenin "yoludur" Kısacası bu yol her zaman evet ya da her zaman hayır deme yolu değil, "evetin evet, hayırın ise hayır" olabildiği o orta kolondur. Yani sisteme tam olarak bağlanmaktır. Aslında yaşam içinde sınırlılık kavramı bütün aklımızı başımızdan alan kavramdır. Bir çok karşılaştığımız ve gerçek yaptığımız gerçekler aslında bizim "gerçek" kıldıklarımızdır. Dolayısı ile inandığımız sınırlılık bizi sınırlı kılmıştır. Oysa sınırsızlığın ürünü olan varlıklarımız, dolayısı ile aslına endeksli sınırlılık içindedir. Yani sınırsızlığı sınırlılıktan daha iyi edinebilir bir haldedir. Bu nedenle insan, insanı havadan binlerce kilometre uzaklara taşıyabilecek kadar enteresan sınırlılığı üstünde sınırsızlık deneyimlerini edinebilecek bir güç gösterebilmektedir. Ve "ölüm zaferin nerede" nidası aslında bu meyle olan oldukça etkin bir işaret, oldukça etkin bir hatırlatmadır. Orta kolon, Mesihi düzeyin içte belirip kabın ışıkla buluşmasında bütün kainat sistemine bağlanıldığı ve bu sistemde sağ ve sol eğilimlerde denge prensibini sağlayabilmek için gönüllü durdurmanın, gönülsüz ve kainattan gelen durdurma gerçekleşmeden önce kendimiz tarafından gerçekleştirilebildiği noktadır.  

ÇEKENE ÇEKİLEN


                                                                Çekene Çekilen
            Sırrın gökten açılması aslında üstten açılmadır. Yani her bir düşünce, bir bilinmezin bilinirde açılımıdır. Bilinirde açılan, gönülle buluşursa işte o noktada bir akım oluşur. Bu oluşan akım üstün alta açılımıdır. Ve bu akım, aslında Mesih seviyesi dediğimiz o muhteşem görünen görünmeyen birlikteliğinde aslında Ruh'un işleyişini tam olarak yaşama aktive eden seviyedir. Bu seviyede iki yön bir olmuş ve yaşam gerçekten yaşamla dolmuştur. Bu gerçekten içi dışa, dışı içe kavuşturan bir seviyedir. Ve her şeyden önce yaşamı, yaşamın kaynağının akımı ile buluşturmuştur. Aksi takdirde yaşam kendi verisinde, sadece veri sınırları içindeki kaynaktan beslenir. Oysa bu beslenme kısıtlı bir beslenmedir. Fakat nedense insan, kendi beden farkındalığında öncelikle bu bedene tutunur. Bedense kendi çekim gücü içinde sadece içindeki veri kadar çekendir. Oysa üstün açılımında veri yukardandır. Bu nedenle "bu sırdır". Aslında sır yoktur. Sır sadece keşfedilememiş olandır. Ve sır ancak "akımın" yani üstten açılımın, kısacası saran Işık Ruh'un benden akması ile mümkündür. Bu akım ancak beni tutmayı bıraktığımda mümkündür. Çünkü "ben", iç verilerinin sınırlılığında çekendir. Bir  yumurtanın binlerce spermi çekmesinde tek bir sperm bu çekimde çekilendir. Oysa bir çok veri çekilmiş ve bir veri çeken ve çekilen olmuştur. Fakat her şeye rağmen kazanan, akımın gücünde kalandır. Böylelikle Efendimiz Mesih'in sözünün gerçekliği "aşağıdan bağlananın yukarıda bağlanması, aşağıdan çözülenin yukarıda çözülmesi" aslında bu işlerliğin göstergesidir. O zaman bereket, yani aktive etmek, hareketsizliği harekete geçirmek ya da lanet, yani aktive olmuşu durdurmak, sınırlamak ya da ortadan kaldırmak aslında bizim akımla bağ içinde olup olmamamızla alakalıdır. Çünkü her şeyin kendince bir işlerliği bir molekül, atom temeli vardır. Ve her şeyin, bu madde bağlamındaki çeşitlilik içinde, birde mana bağlamında bir araya getiren, ve hem de birbiriyle uyumlu bir biçimde bir araya getiren ve işlerlik kazandıran bir mana yönü vardır. İşte bu açıdan bakıldığında canlı ya da cansız bütün maddelerin iç enerjileri kendi çekim alanlarını oluşturur. Bu çeken ve çekilen ilişkisinde insan, en muhteşem Yaratan sureti noktasında sınırlı bir yaratan olma konumunda oldukça etkindir. Sorun bunun farkında olması ya da olmamasıdır. Alt düzeyde sadece kendi verisinin, kendi iç akımının sınırlılığında insanın bereket olması, aktive eden olması da sınırlıdır. Bu nedenle çeken ve çekilen genelde sadece sınırlılık kavramı içinde kalandır. Ve sonuç çoğunlukla lanet, yani bütün ışıkların kesilmesi, üstle altın buluşmasının bir türlü mümkün olamamasıdır. Oysa esas olan elektron ve proton noktasının nötronla bir arada  işlerlik kazanmasıdır. Yani üçünün bir bütün oluşturabilmesidir. Bu "berekettir". Bu yaşamı ve yaşanan çevreyi aktive etmektir. Bu bir anlamda "sınırsızda sınırlılığın çekim gücüdür". Yani Yaratan'da, Mesihin kurtarışı dediğimiz Yaratan'la bir bütün olma seviyesinde, saran Işık Ruh'la işlemenin en üst düzeyini edinebilmedir. Bu düzey mucizeler düzeyidir. Sırrın açıldığı yani keşfedilemeyenlerin herkesin kendi yaşamı, algısı, kapasitesi, kabına göre görünende değil görünmeyende açılmasıdır. Bu "aşağıda bağlananı yukarıda" yani orijinalde, esasta bağladığı gibi, "aşağıda çözüleni yine yukarıda" yani orijinalde çözer. Bu "yukarıdan verilmedikçe" açılmayan "sırdır". 

BELİRENİ YAKALAMAK


                                                                 Belireni Yakalamak
            Yaşam, kendi hareketliliği içinde aslında durağandır. Yani belli bir döngünün kendi içindeki döngüsünde durağandır. Bu durağanlık içinde hareketlilik sanki hareketsizlik getirir. Oysa kendi hareketliliğini zaman zaman durdurmayı bilmek hareketin hareketsizliğini fark etmektir. Çünkü durma hareketi durdurur ve dinginlik kavramında hareketsizliğin farkındalığını bize bildirir. Böyle bir durumda hareketle hareketsizlik arasında beliren fark, her hareketin aslında hareket olmadığı gerçeğini bize iletir. Çünkü döngü, kendi döngü hareketi içinde, sadece kendi alanında bulunanlardan kendine uygun olanları kendine çeker. Ve bu çekiş içinde, bir manada kendine uygun gördüğü benliğin, kendine uygun gördükleridir. Bu aslında evrenin verileri değildir. Böylelikle bu  döngü, kendi kendine ve kendini besleyen bir döngü oluşturur. Oluşturduğu bu döngü, aslında kendi kendine kendini beslediğini düşündüğü kendi olgularıdır. Yani çevre bendir, çevre içindekiler bendir ve çevre içinde her bir döngüde yine oluşan her şey aslında yine bendir. Oysa veriler benden değil bana verilenlerdir. Oysa benim veri olarak gördüklerim ise, bende var olan ve beni anlatan benden olanlardır. Bu durumda veri sandıklarım aslında beni verdiklerim ve verdiklerimi aldıklarımdır. Bu durumda aldıklarım, asla beni beni benden dışa taşıyan ve beni büyük resimle buluşturacak olanlar değildir. Bu nedenle aslında bu döngünün durması esastır. Çünkü bu döngüde edinilen her şey edinildiği sanılan zaten bende var olanlardır. Oysa bu döngü hareketinin dışındaki hareketlilik esas hareketliliktir ve döngü bu anlamda artık kendi içinde döngüsüzlük ve hareketsizliktir. Ve sadece ürettiği bir anlamda yanılmalardan başka bir şey değildir. Böylesi bir döngüde durmak, döngünün hızının çektiği ve benle bir ettiği gerçek olmayan ama gerçekmiş gibi görünen her şeyi birden bire durdurmak ve dolayısı ile bırakmak ve daha doğru bir tabirle kendi eksenim etrafından fırlayıp gitmelerine müsaade etmektir. O zaman bir noktada durmak sadece hareketsizlik değil toplama hareketinin ya da çekme hareketinin tersidir. Yani bu durdurma hareketi ve bırakma hareketidir. Kısacası bu yine bir harekettir ve döngüyü terse çevirdiği için aslında durağanlığı bozan yeniden bir çark sistemine doğru bizi çark ettiren bir hareketliliktir. İşte böylesi bir döngü durdurma, aslında yepyeni bir seviyede bize esas hareketliliği getirir. Çünkü alma ve verme, doldurma ve boşaltma sisteminde yer açılmasını sağladığı için esas verilenin belirmesi bu anda gerçek olur. Ve verilenler bizim çektiklerimizin üstünde esas boşlukta doluluğu oluşturmak için yerini alır. Çünkü verilenler bizim yönlendirişimiz içindir. Verilenler bizi yönlendirsin diye değildir. Ama bizim, bize çektiğimiz her veri, zaten bizim kendi benliğimizdir. Ve benliğimiz ancak bizi yönlendirmek içindir. Oysa benliğin çekişi, bizim bize verileni yönlendirebilmemiz için vardır. O zaman bu bağlamda durmak "belireni" bulmaktır. Beliren hep var olandır. Var olan içimizde "benin" var ettikleri değil, dışımızda "var edilenlerin" içimizde aslına uygun var edilip yönlendirilmesi içindir. Bu nedenle Yaratan "suretimizde insan yaratalım" demiştir. Ve Efendimiz Mesih bu nedenle  "üstü " yani "üstün egemenliğine" işaret etmiştir. Ama bunun için "düşüncenin yenilenmesi" ve "belirene bakması" şarttır.