30 Mart 2013 Cumartesi

SONUN SONSUZDA GÖRÜNÜMÜ


                                                      Sonun Sonsuzda Görünümü
            "Başlangıç ve son Ben'im" kavramında aslında o büyük "Ben O'lanın" ne denli algı ötesinde bir "Ben O'lan" olduğuna işaret vardır. Ve bu algı ötesi işaret, doğal olarak kendini ancak algısızlıkta tarif edecektir. Oysa algılanan sadece var olanda, var olanla algılanabilendir. O zaman, "Başlangıç ve Son O'lan" aslında "başlangıçsız ve sonsuz O'landır". Çünkü orada hiçlik ve varlık ancak gördüğümüzün değerlendirmesinde gördüğümüz kadardır. Oysa görmediğimiz, bizim yetebilirlik ve yeterliliğimizin, yetebilirlikte ve yeterlilikte hiçbir biçimde etkin olmadığı bir alandır. Bu durumda görülebilir olan ve bizim yetebilirlik ve yeterliliğimiz alanı ise sadece "başlangıçta" yaratılan, yani sonsuzda, o yüceler yücesi Yaratan düşüncede oluşan herşeydir. Ve "başlangıçta" yaratılmışlardır. "Başlangıç", sonsuz kavramının somutlaştırıldığı noktadır. Ve "son" yine aynı şekilde sonsuz kavramının somutlaştırıldığı bir diğer noktadır. Sanki kainat içindeki karşılıklı ikişerli güçlerin en üst noktadaki açılımı bu iki kelimede her şeye ikili bir karşıtlık gücü vermektedir. Ve burada özetle söylemek gerekirse görünen, sonsuzluktan maddeye ışıyan, sadece küçük bir iz düşümünden başka bir şey değildir. Ama bu başka bir şey, elbette yaşayan her can için ve elbette bizim için çok şeydir. Bu çok şeyde var olduğumuz nokta, aslında daha önce var olduğumuz noktadır. Bu nedenle şu an var olduğumuz an, sonsuzda var olan ama şu anda son olan noktadır. Ve bir anlamda da şu an var olan nokta, aslında daha sonraki bir nokta için şimdi başlangıç olan noktadır. Ve şu an başlangıç olan bir nokta ise aslında şimdi için son olan bir noktadır.  Bu çizgi üzerinde başlangıç ve son, başlangıçsız ve sonsuzlukta benim algılarımda başlangıç ve son olandır. Bu durumda Yaratan, yaratılan kavramını tamamen kavrayandır. Ve bu kavramayı bir tarif edilemez, anlaşılamaz ve algılanamaz bir giz içinde ama yine de sadece iz düşümü içinde ve çok küçücük algı kapları içinde ve verilen verilerin ışımalarında tarif edilebilir, anlaşılabilir ve algılanabilir bir biçimde sonun sonsuzda görünümü noktasında yapmakta adeta kucaklamaktadır. Bu noktada yaratılan Yaratan'ı sadece ediniminde bilecektir. Yani edinimlerin netliği, edinimlerin derinliği çok ama çok önemlidir. Yaratan ise, yaratılanı sonsuzlukta çoktan bilmiştir. Bütün bunların bir araya gelmesinde insan, aslında sonsuzluk bilincinde varlığı ile yokluğu çoktan tamamlanmış muhteşem hazinenin sayısız parçaları içinde sadece sayılamaz çokluktaki zerrelerindendir. Bu öylesi bir zerredir ki, esasında hem vardır, hem tamdır. Bir diğer açıdan bakıldığında tem tamdır, ne vardır. Bütün bu olgularda o zaman içselliğin dorukları bu müthiş olma ve olmama noktasındaki sonsuzda son olma algısındadır. Bu Mesih'in son sözlerindeki "tamamlandı" kavramında sanki dile gelmiştir. Çünkü bu algı bize ışığın hiç bir buyruk içermediğini getiren bir algıdır. İçsel bütün buyruklar sonluluğun sonudur. Oysa evrensel buyruk sadece sonun sonsuzda görünümüne buyruktur. Esas olan  resmin sonsuzluk içindeki, varlık ve yokluk çekişmesinde yerini aldığı o küçük parçalardan müteşekkil muhteşem büyüklüğüdür. Bu konumda bize düşen buyruklara takılıp sonu sonlandırmak yerine, resmin büyüklüğüne bakıp sonsuzu sonlandırmadaki esenlikte bütünü tamamlamaktır. Bu da elbette buyrukları aşmak ve aştıkça aşkına ulaşmak ve aşkında ise "başlangıç ve son O'lanla" başlangıçsızlık ve sonsuzlukta taşmaktır. 

21 Mart 2013 Perşembe

GEÇİŞ BİLİNCİ


                                                              Geçiş Bilinci
            Yaşam kendi döngüsü içinde ve döngülerin iç içe geçmişliğinde yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya sürekli hareketliliğin dayanılmaz hazlarını içeren oldukça bir birine girift halkalar bütünüdür. Ve bütün bu halkalar, kendi içinde de halkalara ayrıldığı gibi, her halkanın içinde de yine görünmezliğin kendine has hissedişlerinin görüntüsünde belli aşamalara da ayrılıp durmaktadır. Kısacası bütün bunların gerçekliklerinde yaşam aslında bir başka bakış açısında bir "çoklu geçişin" yegane yeridir de. Ve bu "çoklu geçiş" belli bir akışkanlık içinde bizi halkadan halkaya ve aşamadan aşamaya taşırken aynı zamanda özgür varlık özü bilincinde de bizi, aslında o arzuların çekildiği ve ne olduğu tam algılanamaz içsel özgürlüğe bilinçlendirme çabasındadır. Ve bizler böylesine yoğun bir itme ve çekme arasında bir o yana, bir bu yana savrulurken kendimizi bir girdabın sürekli aynılıklarla dolu döngüsü içersinde bulur ve umutsuzluğun esas umutlara birer başlangıç noktası olabileceği gerçeğinden çok uzaklarda kıvranır dururuz. Aslında bütün bu çarpmalarda canımızın yandığı noktalar çarpmaların arkasındaki uçsuz bucaksız ufuklar değil de, çarpmamız ve çarptığımız noktalardır. Ve bu noktalar, esasında düşüncemizi de sürekli kendine bağlayan noktalardır. Oysa geçiş bilincinde olduğumuzu algıladığımızda ve her çarpmanın ve çarptığımız noktanın birbirine benzer yanları olmakla birlikte, belli bir döngü ve aşamalar çokluğunun aşılmasında, çarpma ve çarpma noktaları olduğu gerçeğini algıladığımızda ise, bizi bekleyen uçsuz bucaksız ufkun, henüz görülmeyen suretine olan özleminin cılız ışığında bile, çok uzaklara taşınacağımız oldukça aşikardır. Ve böylesi bir bilincin oluşması için çarpma ve çarpma noktaları bizden uzaklaşma durumunda olmak zorundadır. Yani onların uzaklaşması aslında bizim bir yerlere yakınlaşmamızdır. Ve yakınlaştığımız yer henüz gördüğümüz değil, henüz görmediğimiz ve diğer tarafta uzaklaştığımız yerse henüz görmediğimiz değil henüz gördüğümüzdür. İşte böylesi birbirine zıt olan gerçeklik ve gerçek üstü olan olgularda gerçek üstünün esasında gerçeği kapsayan bir gerçek ve gerçeğin ise bir gerçek üstü olduğu ikileminde bizlerin belli bir doğuşa doğru çekilmemiz kaçınılmaz olmaktadır. Ve elbette bu bilincin üste kaldırılmasından başka bir şey değildir. Çünkü halkalar ve aşamalar içindeki girdabın aşağıya çekiş bilincinde bile, esasında bizi üste fırlatma arzusunun bir gerçekliğinden başka bir şey yoktur. Çünkü bütün, tüm varlığı ile sadece bir kelimeden ibarettir. Ve bu kelime aslında "ol" sözcüğünde zaten üstün bilincidir. O zaman geçiş bilincinin farkındalığında alttan hareket, bizde üstün çekişini hızlandıracak ve bu çekiş muhakkak bizi "doğuş bilinci" gerçekliğine taşıyacaktır. Doğuş bilinci hayatı ya da ölümü seçmenin bilincidir. Yani geçiş bilinci sahipleri yaşadıkları ortamda "yol, yaşam ve gerçek" halka ve aşamaları içeriğinde bir yolda olup "yola uyumlu ya da yola uyumsuzluk" arasında bir seçim yapmaktan başka çarelerinin olmadığını algılama durumunda olan kişilerdir. Ve bu bağlamda doğuş esas itibariyle ışıkların kabulünde Yaratan'a suret olma sorumluluğunun edinilmesine "evet" denilmesi anıdır. Ve bu an, Mesih düzeyinin o eşsiz "veren olma" gerçeğinde, artık fizik ve ruh bütünlüğünde çıkılan yaşam ortamına yaşam verme bilinç ve sorumluluğunda kişinin kendini ortaya koyduğu andır. Bir anlamda bu gerçeklerle kendini bütünlediği andır. İşte bu nokta mana yolunun başlangıcıdır. Ama bu başlangıç "geçiş bilincinin" itme ve ivmesinde edinilen ve yukarıdan açılan bir gerçekliktir. Bu gerçeklik, çölü ve dağı birbirine yakınlaştıran gerçekliktir. Yani "çöl" aşağı bilincin fizikteki kaçınılmaz gerçekliği iken "dağ" üst bilincin ulaşılması mutlak olan gerçekliğidir. Ve geçiş bilincinden itilen ve doğuş bilincinde yaşam sorumluluğunu; yaşama yaşam vermede olduğu üst bilincinde algılayarak hareket eden kişi, artık Mesih'le yeni yaşamda, çöl ve dağ ikilemi arasında adeta artı ve eksi de ışıyan ışık gibidir. Ve bu kişi üstten almanın altta ışıması esnasında, geçiş bilinci içinde algılamaya başladığı o özgürlük kavramını, artık pratiğine taşımaya başlamış olan kişi olarak karşımıza çıkar. İşte bu pratik noktada da artık kişinin kendini kendine sınırladığı noktalarını görebilmesi başlamaktadır. noktaların Böylesi bir noktaa gelinmesi ise kişinin artık burada aldığı yaşam sorumluluğunun gerçek yaşam olması için ölüm gerçeğinin de bir gerçek olduğu deneyimleme zorunda olmasıdır. Ve benlik artık çöl ve dağ arasındaki çıkış ve inişlerinde en sonunda kendini ait olduğu alt bilinçte bırakma durumundadır. Çünkü Mesih seviyesinin kurtarış doruklarındaki bütün veriler bunun yaşam getirdiğine işaret eden verilerdir. Ve bu verilerin sonucunda çöl ve dağ aslında artık altta kalacak ve özgürlüğün esas pratik alanı olan yerçekiminin ötesinde bir diriliş bilinci kişiyi saracak ve suretsizliğin sureti ile kişiyi sonsuzluk bilincinde buluşturacaktır. Kısacası esaslı bir biçimde geçiş bilincini edinmek her ne kadar geçiş bilincinin kişiyi itmesine neden olacaksa da,  bir o kadar da sonsuzluk bilincinin üstten çekişine yol açmış olacaktır. 

13 Mart 2013 Çarşamba

İNŞA ETMEK

                                                                   İnşa Etmek
Işık kaynak varsa ışıktır. Ve ışık maddenin bütün engellemeleri arasında, kendine bulduğu her bir çatlakta yoluna devam etmenin ayrıcalığında hareket eden bir enerjidir. Bu hareketliliğin önündeki en büyük engel, hiç kuşkusuz fiziğin kendi yoğunluğundaki kapatan, ağırlaştıran, özü örten gücünden başka birşey değildir. Aslında bu yoğunluk kendi içinde, var olduğu düşünülen ve düşünüldüğü gibi görülen, oluşturulmuş yoğunlukların aldığı şekillerin, yoğunluk ölçüsünde yoğunluktur. Ve çoğu zaman kendine bir yoğunluk olarak bu yapı, aslında karışık çoklukların yapısıdır. Oysa engelsizlik kavramının belirdiği her bir noktada, aslında ışık kendi enerjisinin katışıksız ve karışıksız sadeliğinde ve kıvrak ve süreklilik prensibinde, esas kaynağında hareket edendir. Ve asla durdurulamayan, yok edilemeyen sadece engellenip üstü örtülebilen ama hala özünde gerçek özünü daima koruyabilen bir hareket edendir. Ve esas ilginç olan bu hareketliliğin kendinden kaynaklanmış olmasına rağmen bir daha asla kendisine dönmemesidir. Ve bütün içinde rolünü böyle oynamasıdır. Bu aslında tam anlamı ile Yaratan düşüncenin yansıması ve Mesihinin üstünde taşıdığı Yaratan düşünce giysisidir. Işık ışır, ışıtır ama ışıtmanın hareket ettirirci o muhteşem enerjiyi geriye kendisine döndürmez. Çünkü zaten ışımasına sebep ışımada ışıyan daha üst bir ışıtanın ışıtmasıdır. Ve bu kaynak, ışımasında zaten aldığını çoktan vermiştir bile. Ve bu ışımanın kaynağında ışıma, aslında artık sonsuzluk yolu üzerinde soyutu somutta inşaadır. Ve bu inşada ışımanın o bağımsız, ama sürekli  ve sadelik içinde muhteşem bir hareketlilikle devam eden enerjisi vardır. Ve ışık, işte bu kendi ışımasında, kendini yansıtıp, kendinde gördüğü ve soyutta algı ve algının üstündeki kavramlarıyla mevcut, kainat sarayını inşaa etmektedir. Bu inşada, somutun maddeleştirmesi ve bu maddeleştirmede birbirine çarptırmaların kısa devrelerini oluşturan karışık çokluk görülmemektedir. Bu nedenle ışık, aslında şöyle yada böyle kile üstüne çıkarılmak durumunda olup, aynı zamanda başkalarına evren kapılarını açma görevini yapmak durumundadır. Ama bu hep çokluğun tekliğin bütünlüğüne indiğindeki sadelikte söz konusu olabilecek olan bir durum olarak karşımıza çıkan ve ışığın ışık olduğunun farkında olup, farkındalığında ışık olarak kendine asla paye veremediği durumlar için söz konusudur. "Işığınız insanlar önünde öyle parlasın ki....(üst dünyalarda, üst algılarda yani başka bir ifadeyle madde üstünde Yaratan düşünceyi fark etsinler)"-Mt.5:14-16-. Yani ışığın tamamen aradan çekildiği noktada ışığın esas kaynağını görebilsinler. İşte bu aslında kainatı somutta inşaa algısındaki görüntüsü içinde, soyutta inşaa gerçeğinde inşaa etmeye başlamaktır. Bu nokta, karışık çokluğun dar alan paslaşmasındaki kısa devre ışık yansıtmalarının sıkışmasında ortaya çıkan kısa devrelerin üstüne çıkma noktasıdır. Anlık algılara mahkum arzuların üstüne çıkabilme de ancak bu noktada başlamaktadır. Ve dolayısı ile soyutun, sonsuzluk bilincinde ve sadeliğin algısındaki arzuların sayıca az gibi görünse de gerçek soyuttan ışımasındaki çokluk görüntüsünde işlerliği de bu noktada edinilmiş olmaktadır. Ve bütün bu ışıktan ışığa hareketlilik de hem maddeyi, hem de madde üstündeki manayı inşaa edecek ve "suretimizde insan yapalım" sözünün tam anlamıyla yerli yerine gelmesinde en etkin rolü oynamış olacaktır.

4 Mart 2013 Pazartesi

DEĞER


                                                                             Değer
           Değer, sürecin algısında ve sürecin kendi olgusu içinde, kendi gelişiminin bir getirisidir. Ve bir anlamda değer, sürecin bende sindirilmişliğinin farkındalık derecesidir. Yani kısacası varlık değerini süreçte tayin eder. Oysa, insan kendi yakın görüş algısında ve içi hep dışa aracı kılmasında,-esasında dış içe aracı olmalıdır-süreci kendi tamlığından ziyade, kendinin tamlığında değerlendirme zafiyetindedir. Ve bu zafiyet dolayısı ile zamanı kendi akışından önce tamamlama ilizyonunu bize taşır. Bu da doğal sonuçtan ziyade, bizi kendi kısır sonucumuza ulaştırır. Ve bu ulaşılan nokta zamanın sonucu değil, benim zorla oluşturduğum ve beni yansıtan kısır sonuçtur. Ve böylesi bir sonuca endekslenmiş bir bakış açışında da değer, doğal olarak sürecin kazanımının aradan çıkarıldığı bir sonuçtur. Ve bu sonuç, sürecin süreçsizliğe terkinde, içinde taşıdığı bütünlüğün çokluğundaki kendi varlığını, tekliğin renksizliğindeki yokluğa teslim edip kendini iptal etmiştir. Yani şöyle ya da böyle bütünlük, kendi zenginliğinin çokluğunu, yani varoluş varlığını ve renklerini renksiz tekliğe indirgemiştir. O zaman artık sürecin yukarıdan aşağıya sürüklediği zengin parçacıkların ışıltıları artık yoktur. Ve var olan sadece küçük bir parçada somutlaşmışlığın renksiz yoksulluğudur. Bu durumda sürecin bütüne taşıyan gücü aslında değeri belirleyen olarak karşımıza çıkar. Ve bir anlamda sürece tabi olmak kainata paralelliktir. Bu paralellikte kalındığı sürece çokluk aslında esas bütünün tekliğidir. Yaratanla form eşitliğidir. Bu süreçte kalınmadığında çokluk değer olmadığı için, değer tekliktir. Fakat bu teklik maddeyi temel alan yakın görüşte renksizliğin ve hareketsizliğin tekliğidir. Ve bu teklik cansızlığa eşliktir. Bir anlamda bu dahi yaşayan can için elbette birşeydir. Ama o anın hissinde ve anın algısında algı ve algının süreçsizlikteki anlık hazzı için birşeydir. Sonuçta ise değersizlik,  değerinde bedene ve dolayısıyla ölüme teslimiyettir. Yukarıyı deneyimleyen bir ışık şahsiyet, böylesi bir değerde ne yengi, ne de yenilgi sesi duyacaktır. Bu noktada duyulan tek şey, değersizliğin değerli kılınmasındaki hareketsizlik durumudur. Ve bu durumda aslında teori ve pratiği ortadan kaldıran, yani Musa'ya tabletleri kırdıran bir durumdur. Teori ve pratiğin denge modu bu noktada tamamen bozulmuştur. Ortada bir görüntü ve  bir ses vardır ama anlam yoktur. Oysa anlam, değersizi değerli kılma ve sadece süreçle kucaklaşabilmektedir. Hatta bu görüntü ve seste ilişki de vardır ama ilişki yengi ve yenilgi olmayan hareketsizliğin hareket sanısından başka birşey değildir. Bu nedenle kutsal yazılarda "vakit tamam olunca" ifadesi adeta önemli bir vurgudur ve Mesih İsa'nın "henüz vaktim gelmedi" ifadesinde de bu vurguyu görebilmek mümkündür.