9 Temmuz 2013 Salı

SOMUTTA SOYUT

                                                             Somutta Soyut 
                    Kavram karmaşası içinde birbirine girmiş kavramlar, aslında birbirine girmiş düşüncelerimizin ve dolayısı ile bu düşüncelerin birbirine girmiş sonuçlarının da kaynağıdır. Çünkü gerçekten kavramlar birbirlerinden oldukça farklı anlamlar taşımaktadırlar ve bu nedenle bu anlamlardaki küçük de olsa oynamalar doğal olarak kavramları anlamlarının çok ötesine taşıyıverirler. Bu durum iman ve inanç gibi iki önemli kavram içinde geçerli bir durumdur. İman, aslında inanılma eyleminin gerçekleşmesini sağlayan ve kişilere sunulmuş, içinde bir takım inanma esasları bulunan bir sistem bütünüdür. Bu bağlamda iman içeriği ile beraber, bir bütün olarak ele alındığı her durumda devreye giren bir kavramdır. Yani bir anlamda iman, inanılan inancın kaynağı olan ve belli çizgileri, prensipleri, tanımları olan bir inanç sistemini sorgulamasız kabul edebilme halidir. Mesela iman edilen Yaratan olabileceği gibi, iman edilen bu Yaratan kavramını bize kendi temel şartları ile takdim eden bir din sistemi de olabilir. Bir başka deyişle bir anlamda iman, bize sunulduğu şekliyle inanılan şeyin özünün ifade edilişidir. İnanç ise, böylesi bir temelin ya da özün inanan kişi, gurup ya da bir toplum tarafından kabul ediliş biçimidir. Yani bu temel prensiplerin algısının, kabulünün kişiye, bir guruba ya da bir gurup insan ya da topluma göre ifadelendirilmesi, üzerinde çalışılıp yaşama indirgenmesi halidir. Ve bu esnada elbette iman, inanç aşamasına dönüşürken bir takım ifadelendirmelerle donatılmaya da başlanmış ve bir takım ifadelendirmelerle de yerel ve güncel yaşama oturtulmaya da çalışılmış olur. Bu durum artık, o ortadaki kök sunumun esaslarının yüzde yüzde aynen yansıması olmayan bir durum demektir. Aksine inanç, o kökten hareketle kişide, gurupta ya da toplumda yeniden şekillenmiş bir haldir. Ve dolayısı ile bu hal, esasında artık kökten de uzaklaşmış bir haldir. Bu uzaklaşma halinin de elbette köke daha yakın olanı ya da biraz daha uzak olanı ya da çok daha uzak olanı olabilir. Ama algılanması gereken bir gerçek vardır ki, o da iman ile inanç kavramlarının aynı şeye işaret etmedikleridir. İmanın bir anlamda devamlılığı olan inanç ve uygulamaları, imanın farklı kaplarda şekillenmesi, yoğurulması ya da daha somut bir tabirle yorumlanması ve uygulamaya dökülmesi halidir. O zaman ortada oldukça karmaşık bir kavram ve algıma sorunu vardır. Yani her iman eden kişi, inanç devamlılığında, istesede istemese de, kendi algı açılımını, kendi içsel algı ve renklerine göre belirlemekte ve kendi kabında şekle sokmakta, hatta her ne kadar esasa bağlı olduğunu söylese de, kendi güncel algı ve kabulünde inandıklarını değerlendirip dile getirmektedir. Bu dile getiriş, aynı zamanda o iman etrafında kendince imanı ifadelendirdiği zannında olan kişilerin de yine aynı şekilde yaptıkları inanç açıklamaları etkisi altında daha da bir karışık hal almaktadır. Dolayısı ile bütün bu etkileşimler içinde iman temelleri diyebileceğimiz esas orijinal kök ve ifadelerin yerlerini bir takım sonradan ifadelendirmelere bırakmaları oldukça doğaldır. Böylelikle kök verideki sadelik ve basitlik artık yerini karmaşıklık ve gizeme terkeder. Bu durum kişileri ilizyon algıları içinde oluşturdukları ilizyon algı ve kabullere mahkum eden bir durumdur Bu mahkumiyet okumuşluk, uzmanlık ya da akademisyenlik adı altında aslında skolastik bir zihniyetin köleleştirdiği ve aslında farkında olmadan kendine endeksli bir takım içselleştirmelerin yorumlarıyla sarmaş dolaş olmuş yepyeni bir okumuş görünümlü cahiller sınıfı da oluşturmakta ve üstüne üstlük bu sınıfı da iman ve inanç sistemlerinin yegane temsilcileri haline getirmektedir. Oysa iman görünmeyenin görüntüsünün görünende görünmeyeni algıyan kişisel bazda somutta soyutu edinmenin gerçekliğidir. Bu esasında “rüya gördüm” diyen kişinin belli bir kanıtlama gerekliliğine maruz bırakılmadığı bir durumdur. Çünkü somutta soyut rüya gibi, aşk gibi, endişe gibi herkesce malum, farklı algılanan ama varlığındanda kimsenin şüphe etmediği temel bir görünmeyen gerçekliği kabuldür. Böylesi bir kabulün algı kesiminde inanç devreye girer. İman-inanç farklılığı farkındalığının olmaması soyutta soyut diyebileceğimiz ilizyonal kabullere ve dolayısı ile gerçek olmayan bir çok şeyleri de gerçekmiş gibi algılamaya yol açar, temel olur. Bu bağlamda ne mutlu görmeden iman edene.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder