Yaşanmayan yaşamlar
Şüpheler varlığın, var oluşun bir
anlamda kaçınılmaz negatifleridir. Varlığımızın bütün kabukları, bütün
ilizyonları ve dolayısı ile bu kabuklar ve ilizyonlar üzerinde sürekli
ürettiklerimiz ve üretmeye devam ettiğimiz kabuklarımız ve ilizyonlarımız bizi
daha da ziyadesiyle şüpheler denizine doğru taşıyıp durmaktadır. Ve şüphelerin
varlığında hayat dünü yarına, yarını yeniden bugüne taşıyıp devşirip dururken
arada kaybolan gün ve dolayısı ile yaşanmayan yaşamlar vardır. Yaşanmayan
yaşamlar, aslında yaşanıyor sanısı içinde bir başka karmaşa bir başka kargaşayı
da beraberinde getirir. Artık böylesi bir yaşam algısı içinde algılayan da
algılanan da sadece hayaldir. Beklenilen ve beklendiği sanılan da bir hayaldir.
Ve hayal bizi sadece gölgelerin peşinde koşmaktan öteye taşıyamadığı gibi,
gölgeleri de elde edemeyişin getirdiği karamsarlık içinde haz alma ile almama
arasında değerlendirmeye çalıştığımız düşüncelerimizde, haz alıyormuş gibi
davranmanın getirdiği iki yüzlülük içinde, bizi seçimler arasında hareketsizlik
haline taşır durur. İşte o hareketsizlik hali çoğu zaman bizim tamamen donma ve
durma halimizdir ki, orada kendi kaosumuzun döngüsünde döner durur ve hatta
bazı zamanlar kendi rutinimiz içinde dahi hareketsiz olduğumuz kanısına
varırız. Oysa bazen korkularımızın, kaygılarımızın, kuşkularımızın ve dolayısı
ile bunların bağlı bulunduğu binler olumsuz bakış açılarının bizi taşıdığı
şüpheler denizi kıyısındaki halimiz bize yaşamın esas bu noktada başladığını kanıtlarcasına
düşünmeden bizi hareket ettiren olacak tek itiş gücü olarak orada durup
durmaktadır. Ve zaten bütün bu olumsuzlukların aslında üstün verisi
görüldüğünde ve yerli yerinde karşıtlarıyla birlikte algılandığında hep
yaşamımızda önemli itiş gücü oluşturan, enerjimize enerji katan önemli yerleri
ve değerleri vardır. Yeter ki, bizler bütün bu bakış açılarımızın, kabuk ve
ilizyonlarımızın ve bütün yanılsamalarımızın temelindeki esas tohum aşamasına
inebilmiş olalım. Daha doğrusu bütün bu olumsuzlukları yaşamımız üzerine
yönetici, hakim kılan o kök problemi görebilelim. Bu elbette çoğu kişi için
kendi rutin yaşamının baş döndürücü hali içinde oldukça zor bir durumdur.
Aslında o kök problem ne yazık ki, "yarın" kavramıdır. Çünkü korku,
kaygı, kuşku ve dolayısı ile şüpheler hep yarının bilinmesi arzusunda bizim
karşımıza dikilen ve yaşamı bize bir iğneli fıçı haline getiren tek esaslı kök
problemdir. Maalesef bu gerçek hepimi için geçerli adeta bir olmazsa olmaz
problemdir. Bu nedenle Efendimiz Mesih "bırakın yarının kaygısını yarın
çeksin" demektedir.. Bu problemde aslında kainatın bütününün üzerimizde
verilerini görmenin ortadan kalkması esası vardır. Çünkü gün aslında elimize
verilmiş bir değer ve hem de içinde kainat potansiyalini ve verilerini taşıyan
bir değerdir. Bu nedenle Mesih İsa'nın "gündelik ekmeğimizi ver"
şeklindeki yönlendirişi çok önemli bir yönlendiriştir. Çünkü bu değer biz de
herşeyde olduğu gibi "kaybetme korku, kaygı ve kuşkusu içinde"
değerlendirilme kaydına geçer ve dolayısı ile böylesi bir negatif gün
değerlendirmesinde bırakın günü evrensel verileriyle algılamayı, günün bir
değer olduğunu bile algılamada bir aciz olma vardır. Ve böylesine bir acziyet
içinde ise devreye dün ve dolayısı ile henüz gelmemiş ve işlenmemiş yarının
işleyişi devreye girer. İşte insan şüphelerinin temeli de burada atılmış olur.
Artık bu insan dünü yarında ve yarını bugünde ajandalayarak yaşamaya başlar ve
artık gün bitmiştir. "Gün içinde manna yani gökten verilen ekmek"
toplaması gerçeği ortadan kalkmış, dolayısı ile "üst akla tutunma"
iptal edilmiştir. Böylesi bir yalnızlık ortamı sadece şüphelerin çevirdiği bir
ortamdır. Günün değer ve verileri, var oluş gerçeğinde bizim hayrımıza dünü ve
yarını bugüne sığdırmama gerçeğindedir. Çünkü aslında bilinmezlik bilinirliğin
hayrına bilinmezliktir. Bu nedenle biz esasında bugünü keşfettiğimizde ve
bugünün değerini bilerek verilerini "göksel ekmeğini" topladığımızda
dünün ıslahında yarının bereketliliğinin temelini oluşturmuş oluruz. O zaman
şüpheler denizinin yarılması gerçeği ve kuru toprakta yaratılmışlık esasında
toprak olma özelliğinde yürüyen bir insan
karşımıza çıkar. Burada böylesi bir adımı atma ancak yukarıda bahsettiğimiz
büyük resimde önümüze gelen küçük resim gerçeğini olduğu gibi görüp, cesurca
durum farkındalığında harekete geçme bilinci ile söz konusudur. Biz büyük resmi
biliyoruz dediğimiz anda dün ve yarını bugüne yani mevcut gerçekliğe
taşıdığımızda ise takılıp kalmaya da yol açmış oluruz. Oysa yaşamı yaşamak
bugünün değerinde ve verilerindedir. Ve unutulmaması gereken bilgisayara
girilen verilerin hep bilgisayarı sınırlandırması örneğidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder